| TÜRKİYE SANAL EĞİTİM BİLİMLERİ KÜTÜPHANESİ Afyon Kocatepe Üniversitesi | ![]() |
|
Milletin aradığı hedef, şimdi, milletin ruhundan çıkmıştır. Artık millet bütün varlığıyla, M. Kemâl'in gösterdiği hedefe yürüyecektir. Türk milleti artık eski hurafe, gelenek ve bâtıl inançlardan kurtulmuştur Öğretmenlerin rehberliğinde, yeni bir îman, ruh ve fikirle medeniyet zümresine katılacaktır.
Onun, için Türk eğitimi ilkokuldan üniversiteye kadar, disiplin hükümlerinden ders kitaplarına kadar tamamen değişecektir. Ders kitapları yeni zihniyete, Cumhuriyet prensiplerine göre yeniden yazdırılacaktır.
Türk tarihi, şahısların ve padişahların etrafındaki olaylar değildir. Olaylar ve gelişmeler doğrudan doğruya milletin eseri olarak okutulacaktır. Lise fen derslerinin eserleri ise, Avrupa dillerinden çevirtilecektir.
Bakanlık için en esaslı hedef, Cumhuriyetin, yeni Türk devletinin sonsuz olarak yaşamasıdır. Bunun için gençleri kuvvetli bir îman ile yetiştirmek, eğitim-öğretim sistemini buna göre değiştirmek gerekir. Bakanlık bunları belirlemiş, Heyet-i İlmiye toplantısında da bir uzmanlar grubuna onaylattırılmıştır.
Bütün öğretim sorunları, Cumhuriyet ruhuna uygun bir biçimde çözümlenecektir. Türk milleti uzun fedakârlıklar sonunda Cumhuriyeti elde etmiştir. Cumhuriyet, hakimiyetin kayıtsız şartsız millette olmasını sağlayan bir müessesedir. Çocuklara Cumhuriyeti iyi anlatmalı, bilinçli vatandaşlar yetiştirmelidir.
Zorunlu ve parasız öğretimi daha çok yaygınlaştırmak için ilköğretim süresi kısaltılmıştır. Ülkenin gerçek ihtiyaçlarına göre bir i1köğretim politikası izlenmesi, ilköğretimin yetkisiz ve bunu üzerlerine bir yük olarak kabul eden idarelerin elinden alınıp, yetkili idarelere ve genel bütçeye bağlanması esastır.
İlkokullar şahsî etkilerden ve yıkımlardan kurtarılacak, genel bir program çerçevesinde yürütülecektir. Türkiye'nin her tarafında dengeli bir eğitim çalışması yapılacaktır. Bunun için bazı değerli öğretmenlerimiz Anadolu'nun geri kalmış yörelerine gönderilecek, kabul etmeyenler meslekten atılacaktır.
Sayı itibarıyla çok okul açmak gibi "sakîm bir yola" kesinlikle girilmeyecektir. Hem öğretmen okulları hem de liseler belirli merkezlerde toplanmaya ve güçlendirilmeye çalışılacaktır. Liselerden din dersleri kaldırılmıştır. Dinî eğitim ilkokulda, fennî eğitim de liselerde yapılacaktız.
Çalışmalarımızın en önemli noktalarından biri, memleketin aydın kütlesini, uzmanlarmı yetiştirmek olacaktır. Bunun için üniversiteyi güçlendireceğiz ve Avrupa'ya öğrenci göndereceğiz.
Vasıf Bey, eğitim politikasının ana ilkelerini 1924-25 öğretim yılı dolayısıyla yayınladığı genelgede çok ayrıntılı olarak, maddeler halinde açıklamıştır.
Bakan, bu genelgesinde hem maddî hayatta başarılı olacak pratik adamlar
yetiştirmek hem de bağımsız, ülkücü, idealist bir Türk gençliği yetiştirilmesini
istemiştir. Vasıf Bey, daha çok maddî hayatta başarılı bir genç, bunu sağlayıcı
bir eğitim sistemi istiyordu. Bu, bazı çevrelerde Avrupa sanayii ve rekabeti
karşısında gereksiz bir korku olarak nitelendi ve Tanzimatçıların düştüğü
hataya düşülmemesi, milliyetçi ve dolayısıyla medenî gençler yetiştirilmesi
istendi. Ama genel olarak Bakanlığın izlediği, eski sistemle bağları koparma,
yavaş yavaş değil de sıçramalarla yürüme politikası tasvip edilmiştir.
Bugünkü Türkiye bir "mücâhede ve mücâdele" âlemidir. Öyle bir yere gelinmiştir ki, bir daha geri dönmeye imkân yoktur. Geçmiş ile aramızda aşılmaz bir uçurum vardır. Türkiye gemileri yakmıştır. Eğitim sistemi de buna göre kurulacaktır.
H. Suphi Bey, Türk inkılâbını amacına okuldan çıkacak olanların ulaştıracağını
söyleyerek, okulların ona göre kurulmasını istemiştir. Ona göre Türk eğitim
sisteminin mihveri, ilköğretimdir. Okul, çocukları neş'e ve hürriyet havası
içinde faaliyete, gözlem yapmaya ve düşünmeye sevk eden, düzen ve uyum
içinde çalıştıran kurumdur. H. Suphi bu geçiş döneminde kalplerin ve ahlâkın
eğitimine çok önem verileceğini, bunun da ortaöğretim düzeyinde yapılacağını
söylemiştir.
Meşrûtiyet yıllarından itibaren eğitim hareketlerinin başarısızlığa uğramasının sebepleri şöyle sıralanıyordu:
Programsızlık ve programların sürekli olarak değişmesi;
Sayı ve nitelik sorunlarının çözümlenememesi;
Sürekli savaşlar;
"Teşettüt ve tezelzül" (dağınıklık ve sarsılma);
Tecrübesizlik ve vukufsuzluk vs...
Necati Bey, bakan olur olmaz uzmanları toplayarak on yıllık bir eğitim plânı yapılmasını istemiştir.
İsmail Safa ve Vasıf Bey zamanından beri hazırlanmakta olan yeni eğitim örgütü yasasını çıkardı ve Bakanlığı sırasında bütün gücüyle bu yasada öngörülen eğitim örgütünü kurmaya çalıştı.
1924'te dâvet edilip rapor alınan John Dewey'nin söylediklerini uygulamaya, özellikle teknik eğitim alanında yeni uzmanlar çağırıp, raporlarını değerlendirmeye başladı.
Sanayi-i Nefise, program, terbiye-i bedeniye işleri hususunda komisyonlar kuruldu. Talim ve Terbiye Heyeti kurularak Maarif Şûrâsı'nın yasal hazırlıkları yapıldı.
Necati Bey, Millî Talim ve Terbiye Heyeti ile, eğitim politikasına önemli bir istikrar getirdi. Esasen Cumhuriyet Halk Fırkasının gittikçe etkin bir biçimde Devlet yönetimini üstlenmesi, partinin uzun vadede değişmez, tutarlı bir eğitim politikası olmasını gerektiriyordu.
Necati Bey, Bakanlığa öğretmen örgütü başkanı iken gelmişti ve hattâ bakanlıkla başkanlığı da bir arada yürüttü. Bakan olduktan sonra yayınladığı genelgede şöyle diyordu:
"Meslek arkadaşlarımın vukuf ve tecrübelerine, genç Cumhuriyetimizin yükselmesi uğrunda sarf ettikleri ve daha büyük aşkla sarfına devam edecekleri fedakârane mesaiye istinaden Maarif Vekâletini deruhde ettim."
Bakan aynı genelgesinde, kendisinden önce iş başına gelmiş arkadaşlarının bu yoldaki çalışmalarını da "hürmetle yâd" ediyordu.
Necati Bey'e göre eğitimin amacı, yeni nesli bedenen ve fikren olduğu kadar seciye ve millî heyecan yönünden de yeni hayata ve demokrasinin gereklerine hazırlamaktı. Türklük bu şekilde, içinde bulunduğu uygarlık içinde yüksek bir yer elde edecekti.
Bakan, o sıralarda sık sık görülen öğrenci "grev"leri ve çeşitli disiplinsizlikler karşısında, okullarda kuvvetli ve bilinçli bir disiplin ("inzibat") ve erdemli bir manevî hayatın hâkim olmasını istemiştir.
Necati Bey, yeni Türkiye devletine devamlı bir eğitim politikası belirlemeye
çalışmıştır.
Bu nedenle Vasıf Bey'in, bakanlığı sırasında bir Genel Eğitim Yasası hazırlamak için bakanlıkta çeşitli komiayonlar kurulmuş ve bu komisyonların kendi alanlarıyla ilgili olarak hazırlayacakları yasa parçalarını toplayıp genel bir değerlendirmeden sonra Bakanlığa sunacak -Dârülfünun Emini İsmayil Hakkı Bey başkanlığında- altı kişilik bir de ortak komisyon kurulmuştur.
1924 Ağustosu sonlarında çalışmalarını bitiren bu komisyonların hazırladığı tasarıya göre, ilköğretim alanında altı yıllık genel eğitim ve öğretim veren "Halk Mektepleri" ile bir yıl teorik ve uygulamalı eğitim veren "İtmam Sınıfları" olacaktı. Tasarı öğretim mecburiyetini yıllarla ifade etmiyordu. Eğer hükûmet bir yerde gerekli ilköğretim şartlarını hazırlarsa, orada eğitim mecburiyeti konulacaktı. "İtmam, hirfet ve idadi mektepleri" de ilköğretim grubu içinde bulunacaktı. Yasa tasarısına göre ilköğretim harcamaları yerel bütçelere yüklenmişti; ama ilköğretim bütçesi esaslarının daha ayrıntılı ve sağlam olarak, belirlenmesi için ayrı bir komisyon kurulmuştu.
Yasada ortaöğretim bir bütün olarak kabul edilmişti. Lise ve ortaokul yılları ayrılmamıştı. İlköğretmen okulları, Sanayi, Ticaret ve Ziraat okulları da ortaöğretim grubu içinde düşünülüyordu. Komisyon, yasa taslağının müzeler, Sanayi-i Nefise Mektebi, Konservatuvar, Türkiyat Enstitüsü, Sanayi-i Nefise Akademisi ve Maarif mıntıkalarıyla ilgili bölümlerini tamamlamıştı.
Tâ 1923'ten itibaren Türk eğitim örgütünde tartışılan Maarif Mıntıkaları,1924 yasa tasarısında da yer almış ve nihayet 1926 yasası ile uygulamaya geçmişti. 1924 tasarısına göre ülkenin "Maarif Mıntıkaları"na ayrılması, o yörenin eğitimce gelişme, teftiş ve denetlenmesini daha kolaylaştırılması için yapılıyordu. Tasarıdaki örgüt, Şema 1'de olduğu gibi idi.
Bakanlığın, İstanbul'da bir komisyona ("Heyet-i İlmiye") hazırlatıp kendisinin de bazı değişiklikler yaptıktan sonra son şeklini verdiği bu yasa tasarısı, Başbakanlığa sunuldu. Meclis açılıncaya kadar bu tasarının kamuoyunda tartışmaları da yapıldı. Ancak Vasıf Bey'in bakanlıktan ayrılması üzerine, olduğu gibi kaldı. Hamdullah Suphi Bey'in bakanlığı sırasında ise bu tasarı hiç ele alınmadığı gibi, merkez örgütteki Hars Müdürlüğü biraz takviye edildi, bir Irk Müzesi kurmak için Macar uzman Dr. Mey Saruş getirildi ve Bakanlıktaki birkaç genel müdürün yanına yardımcı müdürler verildi.
Necati Bey, 1925 sonunda Bakanlık görevine başladığında programlar, eğitim sistemleri, öğretim yöntemleri gibi çok önemli eğitim işlerini daha bol bir zaman içinde incelemeyi uygun bularak; eğitim örgütünün en kusurlu ve aksak yerlerini araştırmayı uygun gördüğünü belirtmişti.
Necati Bey, bakan olduğunda Bakanlık örgütü ilköğretim, ortaöğretim, Hars, İhsaiyat, Özlük İşleri Müdürlükleriyle, Özel Kalem, Teftiş, Telif ve Tercüme Kurulları ve Müsteşarlıktan oluşuyordu. Dârülfünun, yüksek okullar, matbaa ve rasathane gibi kurumlara da Müsteşarlık bakıyordu.
Necati Bey, bakan olduktan sonra ilk iş olarak bir "Heyet-i İlmiye" toplamış, bu kurulun bütün toplantılarına kendisi de katılarak geceli gündüzlü çalışmalarla yeni bir Maarif-i Umumiyye Kânûnu tasarısı hazırlamıştır (Bize göre, 1924 yılında Vasıf Bey'in hazırlattığı yasa tasarısı üzerinde çalışılmıştır). Bakanlığın tasarısı 24-28 Ocak tarihleri arasında Bakanlar Kurulu'nda görüşülerek onaylanmış ve Şubat başlarında da Meclis komisyonlarında görüşülmeye başlanmıştır.
20 Mart 1926'da* kesinleşen bu yasaya göre:
Eğitim Bakanlığı bünyesinde iki bilimsel kurul kuıulacaktı. Birisi dil
ve diğer bilimsel sorunlarla uğraşacak "Dil Heyeti"; diğeri de eğitim-öğretim
işleriyle uğraşacak "Talim ve Terbiye Dairesi". Bu dairede en fazla on
uzman bulunacaktı (madde 1,2).
Türkiye, eğitim örgütü bakımından bölgelere ayrılmıştı. Bir veya birkaç
ilden meydana gelen her "Maarif Mıntıkası"nda bir "Maarif Emini" bulunacaktı,
Maarif Emini, bölgelerindeki ilkokul öğretmenlerini, ilköğretim müfettişlerini
ve diğer eğitim dairelerinde çalışan memur ve görevlileri atayabilecekler
ve Bakanlık emrine alacaklardı. Bölgelerindeki ortaöğretim kurumlarını
da denetleyeceklerdi (madde 19,20).
Necati Bey, Bakanlığın her türlü çalışmalarında J. Dewey raporundan büyük ölçüde etkilenmiştir. Bakanlık merkez örgütünde de, Bakanlığı bir bürokrasi makinesi olmaktan kurtararak düşünce ve esin kaynağı durumuna sokmak için, örgütü, yetkili eğitimciler ile pekiştirmek istemiş ve ilköğretim müdürlüklerinde "şûbe müdürlükleri" kurmuuştur. 1926 bütçe kanunu ile Mektep Hıfzıssıhha Dairesi, İnşaat Dairesi, Mektep Levazım ve Âlât-ı Dersiye Dairesi ve Millî Talim ve Terbiye Dairesi'ni kuruyor; Telif ve Tercüme Heyetini ise kaldırıyordu. 1926 yasasının öngördüğü Türk Dili Heyeti 1927 yılında kuruluyor, 1928'de ise Meslekî Tedrisat Genel Müdürlüğü yüksek öğretimle ortak bir biçimde örgütleniyor, Lâtin Harfleri Heyeti kuruluyor ve Hars Dairesi ise kaldırılıyordu.
Necati Bey, okul doktorluğu ve Talim ve Terbiye Dairesini kurarken, de Dewey Raporu'na dayanıyordu. Özellikle bu son daireden büyük ümidi vardı. Bakanların değişmesiyle değişmeyecek bir eğitim programını uzun incelemelerden sonra bu kurulun hazırlayacağına inanıyordu. Fransa ve Bulgaristan'daki gibi bu kurulun, genel eğitim soruıılarını çözeceğini, okul program ve kitaplarını hazırlayacağını, dışardan gelen basını denetleyeceğini vs.. söylüyordu.
Necati Bey, 1926 yılında Talim ve Terbiye Dairesinin yönetmeliğini de çıkarmıştır. Bu yönetmelikte, dairenin 16 öbeğe ayrılan görev alanları belirlenmiş, her öğretim derecesindeki bütün düzenlemelerin yanı sıra yabancı dillerden çeviriler ve yayın çalışmaları da bu dairenin görevleri arasına konulmuştu. Ayrıca verilen görevler oranında dairenin yetkileri de arttırılmış; burada verilen kararları Bakanlar Kurulu'nun uygulayacağı, bir anlaşmazlık halinde ise, konunun o yılki "Maarif Şûrâsı"nda halledilmesi kararlaştırılmıştı (madde 16).
Bu maddede sözü geçen Maarif Şûrâsı için de aynı yıl bir yönetmelik hazırlanmış, şûranın görevleri ve üyelerinin nasıl seçileceği burada gösterilmişti. Bu yönetmeliğe göre, Talim ve Terbiye Dairesinin veya Bakanlığın gerekli gördüğü hususları görüşmek üzere, bu şûra toplanabilecekti.
Ancak bu şûra -1933 yılında yasalaşmış bile olmasına rağmen- Atatürk döneminde hiç toplanamadı. Ama Talim ve Terbiye Dairesi, Necati Bey zamanında gayet verimli çalışmalar yapmıştır.
Necati Bey'in eğitim örgütünün en karakteristik kuruluşlarından bir diğeri de Maarif Eminlikleridir. J. Dewey, Raporunda, genel eğitim ve öğretimi henüz bulunmayan, yalnız kâğıt üzerinde değil, halkta genel ve zorunlu eğitimin gelişmesini amaç edinen, birçok yerleri henüz öğretim yüzü görmeyen, öğretmen ihtiyacı bulunan bir ülkede, Eğitim Bakanlığı yönetimi ele almalıdır, diyordu.
Buradan hareket eden Bakan, genel eğitim ve kültür ihtiyacını kaışılayacak bir Bakanlığın bütün yetki ve araçlarını hakkıyla elinde bulundurması gerektiğini belirtmektedir. Ama o zaman, Tevhid-i tedrisat yasasına rağmen, Bakanlığın yetkileri çeşitli ellere paylaştırılmış durumda bulunuyordu.
İlköğretimin yaygınlaştırılması işi Valilerin yetkisine bırakılmıştı. Bakanlık, bu nedenle, bir veya daha çok valilikleri birleştirerek bir eğitim bölgesi yapmaya ve o bölgenin bütün eğitim öğretim işlerini, Bakanlığa bağlı bir "Maarif Emini"nin yönetimine vermeyi kararlaştırıyordu. Yani bu, Bakanlığın eğitimi merkezileştirme yolundaki çalışmalarından bir idi. Bakanlık bu düşünce ve 1926 Teşkilât yasası ile Türkiye'yi şu Maarif Mıntıkalarına ayırdı: Ankara, İstanbul, İzmir, Edirne, Konya, Antalya, Adana, Sivas, Trabzon; Erzurum, Elazığ (1928'de kalktı, yerine Kastamonu bir maarif mıntıkası oldu), Van (1928'de kalktı, yerine Diyarbakır geçti) ve Gaziantep (1928'de kaldırıldı).
Yasaya böre ilk ve ortaöğretim kurumları ile sanat okulları, Maarif Eminlerine bağlı idi. Gerçekten Eminler bazı bölgelerde eğitim işlerini toplamışlar, Bakanlığı gereksiz ve ikinci derecede işlerden kurtarmılardır.
Bunların dışında, eğitimde uzman kişi ve kurulların fikrinden faydalanma, eğitim inkılâpları döneminin en önemli karakteristiklerinden biri olmuştur.
Vasıf Bey gibi Necati Bey de bakanlık görevine başlar başlamaz, komisyonlar kurularak çalışmaları yürütmüştür. Bu çalışmalar kısaca şöyle özetlenebilir: 1926 yılında Bakanlıkta üç komisyon, çalışmalarını sürdürüyordu. Bunlardan "Program Encümeni" ilkokul dersleri, kitapları ve öğretmenlere verilecek didaktik rehberler üzerinde çalışıyordu. İsviçre, Sovyetler Birliği, Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri ilkokul pregramları Türkçeye çevrilmiş, ayrıca Türk eğitiminin 1858 den beri geçirdiği evreler bir şema halinde hazırlanmıştı. Bu komisyon Terbiye-i Umumiyye Dairesi'ne rapor verecek, bu daire de iki ay içinde okul programlarını ve kitaplarını hazırlayacaktı.
Sanayi-i Nefise Encümeni, Güzel Sanatlar Yüksek Komisyonu, Sanayi-i Nefise Mektebi yönetmeliği, müzeler vs. üzerinde çalışıyordu. Ama bu komisyonun çalışmaları uzun süre sonuçlanmadan kalmıştır.
Binaları Tetkik Komisyonu, okul binalarını inceleyip fotoğraf ve plânlarını topluyordu. Daha sonra Bakanlık da bu konuda bir idarî birim kurmuştur.
Bakanlıkta daha sonra bir de Terbiye-i Bedeniye Encümeni kurulmuştur.
Bunların dışında öğretmen okullarının yapımına illerin katılması, okul
kitaplarının basın ve satımı, parasız öğretim, basılı eserleri derleme
vs.. gibi birçok yasayı da hazırlayıp Meclis'ten geçirmiştir.
İmparatorluğun eski askerî düzenini yıkmadan, onların yanı sıra batı örneğinde subaylar yetiştirmeye, ordular kurmaya başladılar. Ancak Batı tipi ordu kurulmasına yeniçeriler kanlı şekilde karşı çıktık-larından dolayı, bu kurum zorla kaldırılmak zorunda kalındı.
Hukuk alanında bir taraftan Fransız ceza ve usul-ü muhakeme yasaları, ticaret yasaları çevrilip uygulanıyor; bir yandan kısas, diyet gibi şer'î hukuk kuralları kaldırılmıyor, "Mecelle" hazırlatılıyordu. Bir taraftan Hukuk okulları Batı yasalarına göre hâkimler çıkarıyor, bir taraftan da Mekteb-i Kudat ve medreseler fıkıha göre hükümler verecek kadılar yetiştiriyordu.
Eğitim alanında bu ikilik çok daha çeşitli şekillerde ortaya çıkıyordu. Askerî okular tarzında kurulan Batı örneğinde eğitim kurumları iyice yerleştikten sonra, XIX. yüzyılın ortalarına doğru Batı örneğinde ilk sivil okullar kurulmaya başlamıştı. İlk kurulan Batı tipi okullar, Fransız örneğine göre örgütlenen Osmanlı devlet dairelerine memur yetiştirmeye yönelikti. 1845'ten itibaren de Osmanlı eğitim sistemi, Batı eğitim sistemlerine göre ilk, orta ve yüksek öğretim kademeleri olarak örgütlenmeye başlamış; sıbyan mekteplerini ilköğretim düzeyi kabul edip, orta ve yüksek öğretim kademelerini kurma çalışmalarına başlamıştı.
Medreseler, bu hareketlere engel olucu biçimde karşı çıkmadı. Gereğinde doğal müttefikleri oluveren Yeniçeri Ocağı ortadan kalkmış, onun yerine Batı örneğine göre yetişmiş, kendilerinin karşısında bir Ordu vardı. Hükûmet kendilerini değil, Batı tipi kurumları destekliyordu. Esasen medreseler de kendi bünyeleri itibarıyla en zayıf dönemlerinde bulunuyordu. Yeni kurulan Devlet örgütünü benimseyip te görev almaya teşne değillerdi.
Osmanlı hükûmetleri de başlangıçta doğrudan doğruya medreseleri hedef almamış, ilk ve ortaöğretim düzeyinde çalışmıştır. İlköğretim düzeyinde önce Sıbyan Mektepleri ıslah edilmek istenmiş, bu mümkün olmayınca, Devlet "ibtidai" adlı ilkokullar kurmaya ve modern ders araç ve gereçleriyle modern öğretim metodlarını bu okullarda uygulamaya başlamıştır. Şahıs ve derneklerin kurduğu bu tip ibtidaileri de desteklemiştir. Sıbyan mektebi taraftarları bu modern girişimlere karşı çıkıp modern ders araçlarını, sıraları kırıp yakmalarının dışında yalnız Türkiye'de değil, Kırım, Kazan Azerbaycan ve Batı Türkistan'daki "usul-ü cedîd" hareketi sonunda başarılı oldu. Batı tipi öğretmenler, Devlet tarafından kurulan öğretmen okullarında yetiştirildi. Ama öte yandan köy ve mahalle imamlarıyla eşlerinin yönetimindeki sıbyan mekteplerine, mahalle mekteplerine de dokunulmadı. Esasen bunların pek çoğu vakıf kuruluşları olduğu için, devlet bunları doğrudan kapatmayı da göze alamıyordu.
Medreseler de vakıf kuruluşları oldukları için, devletin bunlardan desteğini çekmesine rağmen, yaşamaya devam etti. II. Abdülhamit döneminde medreselere kayıtlı öğrencilerin askerlikten muaf tutulması, çok sayıda kişinin medreselere hücum etmesine yol açmış; bu da medreselere ilgiyi arttırmış, ama bir yandan da onların çöküşünü hızlandırmış, reform girişimlerini engellemiştir. Ama medreseler hem ortaöğretim hem de yüksek öğretim düzeyinde eğitim kurumları olarak Batı tipi rüşdiyelerin, idadilerin, sultanilerin, yüksek okullar ve Dârülfünun yanıbaşında yaşamaya, öğretim yapmaya, öğrenci yetiştirmeye devam etmişlerdir. Üstelik medreeseden yetişenlerle mektepten yetişenler az-çok birbirlerine zıt hayat görüşlerinde kişiler olmuşlardır. "Alaylı" ve "mektepli" subayların birbirlerine düşmanlığı gibi, medreseden yetişenlerle mektepten yetişeler de birbirlerine düşman olmuşlardır. "Mektep programlarında" din derslerinin ve ibadetlerin zorunlu olması, bazı bilim dallarının dinin süzgecinden geçirilmesi, İslâm inançlarına aykırı şeyler anlatılmaması vs.. bu düşmanlığı engellememiştir.
Cumhuriyet hükûmeti kurulduğunda, Osmanlı Tanzimat ve Meşrûtiyet dönemlerinin eseri olan mektep-medrese ikiliği aynen devam ediyordu.
İkinci Meşrûtiyetten itibaren medreselerde girişilen ıslah teşebbüs-leri, bu ikiliği bozma yolunda bir şey yapamamıştı.
Ayrıca Batı örneğine göre kurulmuş okullar arasında da birlik yoktu.
İlkönce yüksek askerî okullar kendi liselerini ("askerî idadiler") ve ortaokullarını
("askerî rüşdiyeler") kurmıışlardı. Bunun
dışında her bakanlık kendi ihtiyacı olan kalifiye elemanlarını kendi
kurdukları okullarda okullarda yetiştiriyorlardı. Ülkedeki eğitim kurumları
Harbiye Nezâreti, Maarif-i Umûmiyye Nezâreti, Evkaf Nezâreti, Şer'iyye
Nezâreti ("Ders Nezâreti"), Ziraat, Ticaret, Orman ve Maadin vs.. Nezaretler
tarafından idare ediliyordu.
İkinci Meşrûtiyet döneminde askerî rüşdiyelerin Maarif Nezâretine devredilmesi
ve bozulmak üzere olan medrese ve sıbyan mektepleri vakıflarının Maarife
devredilmesi gibi "tevhid-i tedrisat"ın bazı ön adımları atılmıştı ama,
medrese-mektep ikiliği ve eğitim kurum-larının organizasyon bozukluğu aynen
devam ediyordu.
Bursa'da İstanbul öğretmenlerine yaptığı konuşmada da fikirleri safsatalardan, akıl ve mantığa uymayan inanç ve geleneklerden temizlemeyi, bilim ve fen düsturlarını rehber edinmeyi tavsiye etıniştir. Mustafa Kemâl, 1922 Martında Sovyet elçisi Arolov'la birlikte Konya okullarını gezerken, medrese hocalarını azarlamış ve Aralov'a savaş bitince onlarla "ciddî" konuşacağını söylemişti.
1923 şubatında ise İzmir'de halkla yaptığı sohbet toplantılarında medreselerin o zamanki durumundan bahsederek, medreseler ve evkaf konusunda yapılacaklara karşı çıkanların, bunu ne hak ve yetkiyle yaptıklarını soruyor ve şöyle diyordu:
"Milletimizin, memleketimizin Dârülirfanları bir olmalıdır. Bütün memleket evladı kadın, erkek aynı surette oradan çıkmalıdır."
M. Kemâl, TBMM'nin dördüncü yıl açılış nutkunda ise ülkenin genel eğitim durumu hakkında bilgi verdikten sonra şöyle diyordu:
"Efendiler, evlâd-ı memleketin müştereken ve mütesaviyen iktisaba mecbur oldukları ulûm ve fünun vardır. Âli meslek ve ihtisas erbabının tefrik olunabileceği derecat-ı tahsiliyeye kadar terbiye ve tedrisatta vahdet, heyet-i içtimaiyernizin terakki ve taâlisi nokta-ı nazarından pek mühimdir. Bu sebeple Şer'iye Vekâletiyle Maarif Vekâletinin bu hususta tevhid-i fikir ve mesai eylemesi temenniye şâyandır."
Bundan sonra 1923 yılında öğretimin birleştirilmesi konusu tar-tışılmaya başlandı. Muallime ve Muallimler Derneği'nin düzenle-diği Eğitim Konferanslarında bu konu da işlenmeye başlandı. Bu konferanslardan birinde konuşan Kâzım Karabekir Paşa, sürekli bir savaş olan iktisat mücâdelesinde gerekli cüret ve girişimi ancak eğitim birliğinin sağlayabileceğini; eğitimde birlik olması için yönetimde birlik olması gerektiğini, bu nedenle de eğitimde merkezileşmeye gidilmesi gerektiğini vurgulayarak, şöyle demiştir:
"Bir milletin terbiye-i bedeniye, terbiye-i fikriye ve ahlâkiyesinin birliği, düşünce birliğini vücuda getirir."
Gene bu konferansların birinde konuşan eski Eğitim Bakanlarından Hamdullah Suphi, "mektep düşmanı" sıbyan ve medrese taraftarlarının yeni eğitime ve öğretmenlere karşı halkı kışkırtmaya devam ettiklerini, ailenin okul eğitimine karışamayacağını belirterek şöyle diyordu:
"Ben bir tek maarif biliyorum; o da Devlet Maarifidir. İstikamet bir, emir bir, hedef bir, maişet ve terakki bir olmalıdır."
Hamdullah Suphi'ye göre çocuk devletin istediği biçimde yetişmelidir. Bazıları ise ilk ve ortaöğretimin "maarif mekteplerinde" yapılmasını, ama yüksek öğretimde Maarif Vekâleti'nin yanısıra Meşihat ve Evkaf idarelerinin de hükmü olması geretiğini savunuyorlardı. "Vahdet-i tedris" çoğu kimselerce yanlış anlaşılıyordu. Bazıları bunu programlarda birlik gibi görünerek, bu alanda pedagojik tartışmalara giriyorlardı. Oysa programlar yörelere göre değişebilirdi. Önemli olan bütün yurtta bir tek eğitimin, millî eğitimin verilmesi idi.
Mustafa Kemâl, 8 Nisan 1923'de milletvekilleri seçimleri dolayısıyla yayınladığı dokuz ilkenin sekizincisinde de ilköğretim düzeyinde öğretimin birleştirilmesi gerektiğinden bahsediyordu.
Atatürk, büyük nutkunda 1923'leri anlatırken Cumhuriyetin ilânı, hilafetin ve Şer'iye Vekâleti'nin kaldırılması, medreselerin ve tekkelerin kapatılması vs.. bazı hususların, câhil ve gericilerin bütün milleti kıştırtmalarına yer vermemek için programlara konmadığını, bu sorunları halletmek için münasip zamanı beklediğini anlatmıştır.
"Milletin ârayı umumiyesinde tespit olunan terbiye ve tedrisatın tevhidi umdesinin bilâ ifata-i an tatbiki lüzumunu müşahede ediyoruz. Bu yolda teahhurun zararları ve bu yolda tehalükün ciddî ve derin semereleri seri kararınıza vesile-i tecelli olmalıdır."
Ertesi günkü Halk Fırkası toplantısında da Meclis'e sunulacak Şer'iye ve Evkaf Vekâletlerinin lağvı ve Tevhid-i Tedrisat Kânûnu tartışıldı. Son yasa taslağı madde madde görüşülerek, gerekli değişiklikler yapıldı ve kabul edildi.
3 Mart 1924 tarihinde ise TBMM, Şer'iye ve Evkaf Vekaletlerini kaldıran yasayı kabul ettikten sonra, Tevhid-i Tedrisat yasası görüşülmeye başlandı. Yasa tasarasını sunanlar, bunun Tanzimattan beri süregelen, iki eğitim, değişik fikir ve duyguda iki insan problemini çözeceğini, eğitim sisteminin artık bir millet yetiştireceğini söylüyorlardu. Mecliste kabul edilen yasanın ana maddeleri şunlardı:
"Madde 1- Türkiye dahilindeki bütün müessesat-ı ilmiye ve tedrisiye Maarif Vekaletine merbuttur.
Madde 2- Şer'iye ve Evkâf Vekaleti veyahut hususi vakıflar tarafından idare olunan bilcümle medrese ve mektepler Maarif Vekaletine devir ve raptedilmiştir.
Madde 3- Şer'iye ve Evkaf Vekâleti bütçesinde mekâtib ve medarise tahsis olunan mebaliğ, Maarif bütçesine nakledilecektir.
Madde 4- Maarif Vekâleti, yüksek diniyat mütehassısları yetiştirmek üzere Dârülfünunda bir İlâhiyat Fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidemat-ı diniyyenin ifası vazifesiyle mükelef memurların yetişmesi için de ayrı mektepler küşad edecektir.
Madde 5- Bu kanunun neşri tarihinden itibaren terbiye ve tedrisat-ı
umumiyye ile müştegil olup şimdiye kadar Müdafaa-ı Milliyeye merbut olan
askerî rüşdi ve idadilerle, Sıhhıye Vekâletine merbut olan Darüleytamlar
bütçeleri ve heyet-i talimiyeleri ile beraber Maarif Vekaletine raptolunmuştur.
Mezkur rüşdi ve idadilerde bulunan heyet-i talimiyelerin cihet-i irtibatları
âtiyen ait olacağı Vekaletler arasında tahvil ve tanzim edilecek ve o zamana
kadar orduya mensup olan muallimler orduya nisbetlerini muhafaza edecektir."
"Memlekette medenî ve asrî bir kemâli temin edecek bir terbiye ve maarif siyasetini Meclis-i Âlinin son mukarreratı tespit ve irae etmiştir. Bu kararları vuzuh ve sarahatle tatbik etmek ve bütün Maarif mes'elelerini, tedrisatı, umumi terbiye cereyanlarını Cumhuriyetin ruh-u esasiyesine mutabık bir surette inkişaf ettirmek faaliyetinin layetegayyer bir hedefi olacaktır. (...)
Türkiye'de bundan sonra bir tek terbiye, bir tek mektep, bir tek tedris olacaktır."
Bu arada sorun basında tartışılırken, Bakanlık ve eğitim idareleri de ülkedeki medreselerin incelemesini yapıyorlardı.
Maarif Vekili, 13 Mart 1924 tarihinde gazetelerde çıkan demeçlerinde, kapatılma emrini verdiği "medrese"lerin son durumunu şöyle anlatıyordu:
Yönetmeliği, programı ve kadrosu olan 29 "Dârülhilâfe Medresesi" vardı. Bu medreseler "ibtidai", "ibtidai hariç" ve "dahil" adlı hazırlık kısımlarıyla "sahn" kısımlarından oluşuyordu. Öğrencilerin yarıdan fazlası hazırlık kısmında kayıtlı idiler.
Bakan, dünyanın her tarafında ilköğretimin yalnız Bakanlık okullarında yapıldığını belirterek, bu nedenle medreselerin ibtidai kısımlarını ilga ettiğini söylüyordu.
Kapatılan medreselerde 16.245 öğrenci vardı. Bunlardan yaşları uygun olanlar ilkokullara ve liselerin ilkokul kısımlarına alınacaktı.
Hazırlık kısımları kapatılan Dârülhilâfe medreseleri yerine İmam-Hatip okulları kuruldu. Programlarını da Bakanlığın hazırladığı bu İmam-Hatip okulları, başlangıçta 29 tane idi. Giderek her ders yılında sayıları biraz daha azalan bu okullar, 1929-1930 öğretim yılında tamamen lağvedilmiştir.
Dârülhilâfe medreselerinin "ibtidai dahil" ve "hariç" sınıflarının öğrencileri de liseler ve ilköğretmen okullarına kaydedildi.
Dârülhilâfe medreseleri dışında vilâyet, kaza ve köylerde 479 tane de "medâris-i ilmiye" var idi. Bu medreseler Şer'iye Vekâletine verilen ruhsat ile, müderrisleri tarafından açılıyordu. Bu medreselerde program, sınıf ve kadro yoktu. Bulundukları binalar eski ve sağlığa aykırı binalardı. Haklarında hiçbir bilgi olmayan ve resmî denetimleri yapılmayan bu medreseler, ilköğretim düzeyinde eğitim veriyorlardı. Memleket çocuklarını bu adamların ellerine teslim edemeyeceğini söyleyen Bakan, 11 Mart 1924'te hepsinin kaptılması için emir verdiğini belirtiyordu. Bunların öğrencileri de ilkokullara kaydedilecekti. Müderrislerinden gerekli niteliklere sahip olanlar, okullarda "Ulûm-u Diniyye" öğretmeni olabileceklerdi.
Bakan'ın büyük bir sevinç ve heyecan duyarak imza ettiği "medreselerin bir anda ve tamamen kapatılması emri" ülkenin her tarafında uygulanmaya başlanıldı. "Yenigün" gazetesinin, Bakan'a tehdit mektupları geldiği şeklindeki haberini doğrulayan Vasıf Bey, kapatılan medreselerin yerine yatılı ilkokullar yaptırılacağını söylüyordu.
Bu arada Adalet Vekili Necati Bey'in şer'î mahkemeleri lağvetmesi üzerine, Vasıf Bey de Mekteb-i Kuzat'ı kapatıyordu.
1924 Nisanı başlarında ise Adana ve Konya İmam-Hatip okulları öğrencileri, lise ve öğretmen okullarına geçmek istemişler; Bakan da bunların hepsinin liselere alınmaları için emir vermişti.
Medreselerin kapatılması aynı zamanda gençlerin gerçek gelişmelerine engel olan zararlı eğitim, inanç ve bâtıl fikirlerin de kaldırılması idi. Medreseler bu ülkede millî menfaat, millî duygu ve bilince daima yabancı kalmışlar ve ülkenin yabancı okullarla dolmasına engel olamamışlardır. Bu yabancı okullar, medreselerin bıraktığı boşluklardan yararlanarak Türkiye'ye yerleşmişlerdir.
Bu arada medreselerin kapatılması gerek Meclis'te, gerekse bazı basın organlarında sert eleştirilere uğruyordu. 1925 yılında Muallimler Birliği'nde bir konuşma yapan İsmet Paşa, bu yasayı hazırlayıp kabul ederken bunun yanlış yorumlanacağını, dinsizlik suçlamasına uğrayacaklarını, halkın tahrik edileceğini vs.. bildiklerini söylüyor ve şöyle diyordu:
"Fakat TBMM kararını verdi. Tedricen varılacak gayeleri tâcil etmek, inkılâp yapmaktır. TBMM'nin zarurî bir neticeyi bir kanun ile tâcil ve tespit etmesi, bir inkılap addolunabilir. Bunu yapmak için arîz ve amîk düşündük. (...) Mugaletata, tezvirata boyun eğmek, itiraf-ı acz olurdu. İnkılâplar kâdir ve kâhirdir."
Bu hareket dinsizlik değildi. Aslında en saf ve gerçek din, bu yolla ortaya çıkacaktı. Bu hususta itiraz edecek sesler dinlenilmeyecek, hedefe varmak için her câhilâne itiraz ve girişim bertaraf edilecekti. Kânûnun yetkileri tam uygulanacak, hiç bir engel karşısında durulmayacaktı. İsmet Paşa, Türk milletinin eline büyük bir fırsat geçtiğini gelecekte gene savaş olacağını, onun için kafaları geçmişin demir çemberi içinde kilitlemeyeceklerini söylüyordu.
Medreselerin asıl durumu, bütçe konuşmaları ve bütçe kanunu ile belirlendi. Meclis, Maarif Bakanının uzun açıklamalarından sonra medreseler hususunda bir tahsisat koymayarak medreselerin lağvını resmen kabul etti.
Ama medreselerden hâlâ ümit kesmemiş olanlar vardı. "Tevhid-i Efkâr" gazetesi medreseleri savunarak "3 Mart Kânûnu"da medreselerin lağvının olmadığını iddia ediyordu. Giderek Maarif Vekilinin öğretmen iken ve Öğretmenler Derneği başkanı iken yaptığı bazı davranışları tahrif ederek ve bazı iftiralarla, şahsiyet üzerine yayın yapmaya başladı. Bunun üzerine sorun mahkemeye aksetti ve "Maarif Vekili ile Tevhid-i Efkâr Dâvası" başladı.
Bu arada medreselerin kapatılması Türk basınında bütün hızı ile tartışılmaya devam ediyor; Bakan da sık sık verdiği demeçlerle, bu konuda hükûmetin görüşünü her defasında daha açıklıkla izah ediyordu. Basında ise medreselerin aslında tâ Tanzimat döneminde kapatılmaları gerektiği, kapatılmanın geciktiği; medreseleri ıslah etmenin en doğru yolunun, onları "mektep" yapmak olduğu vs.. gibi fikirler ileri sürülüyordu.
Bu arada Maarif Vekâleti, İkinci Meşrûtiyet döneminde Hakkı Paşa'nın sadrazamlığı, Hayri Bey'in de Şeyhülislâm ve Evkâf Nâzırı olduğu dönemde hazırlayıp kabul ettikleri bir yasayı tekrar gündeme getirdi. Bu yasa, cami ve mescid dışındaki vakıf bina ve arsalarının satılarak bedellerinin hayır kurumlarına harcanmasını öngörüyordu. Bakanlık bu eski maddelere şunları da eklemişti:
Medreseler, Maarife devrolunmuştur.
Medrese binalarından okula elverişli olanlar, derhal okul haline getirilecektir;
okula uygun olmayanlar derhal satılarak paralarıyla okul yaptırılacaktır.
Bu işleri vilayetler yapacaktır.
Bakanlık, Mustafa Kemâl'in TBMM'nin altıncı çalışma yılını açarken yaptığı konuşmada özellikle öğretmenler üzerinde durmasını vesile bilerek, Maarif ve Okul müdürlüklerine bir genelge yayınlamıştır. Bu genelgede saltanatın yüzyıllardır zehirli istibdadı ve taassubu ile memleketi harabeye çevirdiği, öğretmenlerin artık irticaî görüşlerin tahribatına izin vermemeleri; bütün öğretmenlerin cehalete, taassuba ve bunların dayanakları olan zümre ve kurumlara karşı bilinçli bir "cihâd" yapmaları istenerek şöyle deniliyordu:
"Çocuklarımızda rivayaya, taassuba, sahtekârlığa karşı derin bir nefret uyandırmak ve onları en medeni bir ilm-i ahlâk mefkuresiyle techiz ederek Türkiye Cuınhuriyetinin fedakâr, faziletli, milliyetçi ve teceddütcü vatandaşlarını yetiştirmek vazifesiyle mükellefsiniz."
Medreseler kapatıldıktan sonra, Medrese-i Süleymaniye yerine İstanbul Dârülfünunu'nda bir İlâhiyat Fakültesi kurulmuştu.
Tevhid-i Tedrisat Kânûnuna göre askerî idadiler "lise"ye çevrildi. Buradaki öğretmen subaylardan bazılarının da lise öğretmeni olarak istihdamları gerçekleştirildi. Ama askerî okullar 22 Nisan 1925 tarih ve 637 sayılı bir kanunla tekrar Millî Savunma Bakanlığına bağlandılar.
Gene bu yasa, aşağı yukarı 7.000 yetim çocuğu barındıran Dârüleytamları da Bakanlığa bağladı. Bunların durumu, Bakan'a "Olmasalar, daha iyi olurdu!" dedirtecek kadar kötü idi. Bakan, buradakilerin hepsinin demirci veya kunduracı olamayacaklarını, yetenekli olanların sonuna kadar okutulacağını belirtiyordu.
Vasıf Bey'den sonra Bakanlığa gelen Saraçoğlu Şükrü Bey de, Maarif Müdürlüklerine gönderdiği genelgede Türk milletinin yüzyılların köhne telâkkilerinden sıyrılarak uygar milletler arasında yer alması gerektiğini, bunun için taassuba, cehalete, miskinete ve maziye karşı cihât açtıklarını belirtiyordu.
1925 yılında da tekke, türbe ve zaviyelerin kapatılması üzerine Maarif
Vekili Hamdullah Suphi, Maarif Müdürlüklerine telgrafla gönderdiği emirde,
kapatılan kurumların muhafaza ve yönetimi hakkında Yönetmelik gelinceye
kadar bütün tekke, zaviye ve türbelere Maarif Müdürlerinin bakmasını ve
bulduklarını deftere geçirmelerini istemiştir.
Lozan görüşmeleri sırasında en önemli tartışma konularından birisi, Türkiye'deki yabancı okullar sorunu idi. Bu görüşmeler sırasında İsmet Paşa, Fransız temsilcisi General Pelleb'e verdiği 24 Temmuz 1923 tarihli bir mektupta, Türkiye'de 30 Ekim 1914'ten önce mevcut Fransız okul ve diğer kurumlarını tanıdıklarını, anlaşmanın imzalandığı tarihte çalışır durumda olan kurumların incelendikten sonra çalışabileceklerini açıklamıştı.
Oysa Fransızlar -Cavit Bey'e 1914 borçlanma antlaşmasında yaptırdıkları gibi- 1925 başlarında yeni açacakları kurumlara ruhsatlar, Lozan barışının imzalanma tarihinde mevcut Fransız müdür ve öğretmenleri -diplomalarına bakmaksızın- tanımak, Fransız okullarına atanacak Türk öğretmenleri Fransızların göstereceği listeden seçmek, teftişi yalnızca yönetim, sağlık, Türkçe öğretim gibi sınırlı alanlarda yapmak gibi isteklerde bulundular. Mekâtib-i Hususiye Talimatnamesi'ne zıt olan istekler, tabiî ki dinlenilmedi!
Türk hükûmetinin kesin prensipleri karşısında Fransa 1924 Ocağında Türkiye'ye bir nota verdi. Türkiye bu notaya verdiği cevapta, papas okullarının laik bir Cumhuriyet ile uyuşamayacağını, onun için dinî okulların laik bir tarzda eğitim yapmalarını, yoksa kapatılacaklarını bildirmiştir.
Ocak 1924 ortalarında Bakanlık, yabancı okullara bir genelge ile birlikte bir de öğretim programı gönderdi. Şubat ayında ise, uymaları gereken emir ve yasaları hatırlatan bir genelge daha yayınladı. Bu genelgede, bazı okulların dinî ibadet ve âyinlere fazla yer ayırdığı öğrencileri bunlara zorla iştirak ettirdiği ve okullara dinî resimler asıldığı belirtiliyor; okul ile kilisenin ayrı olduğu, okullardaki din yayıcılığının hoş görülemeyeceği bildirilerek okul yönetimlerinin şu maddelere uymaları emrediliyordu:
Yabancı okullar dinî öğretim ve özel bir yerde ibadet de yaptırabilirler.
Mabetlerin dışında heykel, tasvir ve haç bulundurmak yasaktır.
Müslümanların ve başka mezhepten öğrencilerin okullardaki dinî âyinlere
katılmaları yasaktır. Bunun için sık sık denetlemeler yapılacak ve suçlular
cezalandırılacaktır.
Bu genelgelere bazı yabancı okullar uymuşlar ve meselâ İtalyan okulları, yalnız İtalyancayı yaymakla kalacaklarını, diğer yönlerden Bakanlık genelgesine uyacaklarını açıklamışlardır. Oysa İzmir'deki Fransız okulları bu genelgelere uymadıkları için kapatılmışlardır. Bunun üzerine o zaman Ankara'da Fransa temsilcisi olarak bulunan subay geri çağrılmış, Fransa-Türkiye arası alabildiğine açılmıştır.
XX. yüzyıl başlarında Türkiye'deki Fransız okullarına -laik devlet politikasına uymadıkları için- müfettişler gönderip soruşturmalar açtıran Fransa, Cumhuriyet Türkiyesine karşı katolik papas okullarının savunucusu durumuna geçmiştir.
Medreseleri kapatan bir Türkiye'nin katolik okullarına karşı seyirci kalması düşünülemezdi. Türk hükûmeti, kiliseye karışımıyordu ama dershanelerdeki denetimi de elinde tutmak istiyordu. Bu durumda da, papas okullarını kendi ülkesinde zararlı bularak kovan Fransa'nın, aynı yolu izleyen Türkiye'ye karşı düşmanca davranması hayretle karşılanıyordu.
Bu arada Amerikan Koleji Tıp Fakültesi de kapatılmıştır.
Türkiye, Lozan görüşmelerinde uzun ve zor çabalardan sonra Avrupalılara kabul ettirdiği, kendi sınırları içindeki bütün eğitim kurumlarına karşı tam olarak hâkim olma prensibine Avrupalıların hâlâ itirazlar yapmasını çok sert biçimde reddederek, Devlet tarafından konulan esaslara uymayan bütün yabancı kurum ve okulların kapatılması emrini vermiştir. Yabancı okulların Türk Tarih ve Coğrafyası ile Türkçe dersleri vermesini, din ve mezhep prograpagandası yapılmamasını emretmiştir.
Vasıf Bey, İstanbul'da yaptığı incelemeler sonunda verdiği demeçte, laik bir Cumhuriyetin dinî tesir ve müdahelelere kesinlikle izin vermeyeceğini belirtiyordu. Hıristiyanlık eğitimine izin verilmeyecekti. Emirlere uymayan yabancı okullar kapatılırken, yabancıların da içişlerimize karışmalarına izin verilmeyecekti. Ayrıca yabancı okulların siyasî yollara başvurmaları da bir şeyi çözümleyemeyecekti.
Maarif müsteşarı Köprülüzâde Fuat Bey de Bakanlığın, bu hususta başta verdiği kesin kararın değiştirilmeyeceğini bir kere daha vurguluyordu.
Bu arada Fransız okullarının, hiç olmazsa sınav devresinin sonuna kadar öğretime devam etmeleri hususunda yaptıkları müracaata, Maarif Vekâleti "evâmir-i hükûmete sûret-i kat'iyyede ittiba etmedikçe" hiç bir şeye izin verilmeyeceği şeklinde cevap veriyordu.
Bakan, İstanbul'daki incelemelerini sürdürürken, Fransız ve İtalyan siyasî temsilcileri tarafından ziyaret ediliyordu. Türk hükûmeti katolik okullarındaki haçların indirilmesini istiyor, ama Vatikan Kilisesi bu isteğe karşı çıktığı için okul idareleri haçları indirmiyorlardı. İtalyan temsilcisi Sinyor Montanya, Fransız temsilcisi Josef Curelli ve daha sonra da St. Benoit Lisesi müdürü; okulları sadece sınav dönemi için açtırmak istekleri reddedilince, haçlar indirildikten sonra açılacağına dair güvence istiyorlardı. Bakan, bunlara da, okullarda laikliğin bir prensip olduğunu, bundan hiç bir şekilde taviz verilemeyeceğini söylüyordu.
Maarif Vekâleti 1924 Haziranında da musevi okullarına ya tamamen Türkçe ya da tamamen İbranice öğretim yapmalarını emretmiştir. Bu emri bazı yahudiler kabul edip bazıları da etmemişler, emrin yumuşatılması veya geciktirilmesini istemişlerdir. Museviler, okullarında Türkçe öğretim yapmayı ancak 1926 yılında kabul etmişlerdir.
Öte yandan 1924 Ağustosunda Fransa Türkiye'deki okullarına, okullardaki haç, tasvir, heykel vs. dinî şeylerin kaldırılmasını emretmiştir. Okullar da bu emri derhal uygulamışlardır ve Türk hükûmetinin emirlerine kayıtsız şartsız uyacaklarını belirtmişlerdir. Ama Bakanlık buna rağmen okulları bir süre daha açmamış, bu arada okullardaki haçları indirttiği dolayısıyla Fransa ile Papalığın arası açılmıştır.
Bu arada Maarif Vekâleti de yasa, yönetmelik ve emirlere uymaları ve sıkı denetlenmeleri şartıyla, 1918'den önce açılan okulların tekrar açılmasına, sonradan açılanların incelenmesine ve muhalif harekette bulunan okulların derhal kapatılmalarına karar vermiştir.
Bu arada Bakanlıkla yabancı okullar arasındaki bir başka çatışma Robert Kolej'de ortaya çıkmıştır. Bu okulun öğretmenlerinden Fischer, Amerikalı turistlere verdiği bir konferansta Türklere hakaret ettiği için, Bakanlıkça öğretim görevine son verilmişti. Bu da Türkiye ile Amerika arasında çekişmelere neden oldu. Bu arada Bulgarlar da okullarının kapatıldığından şikayet ediyorlardı.
Bakanlığın yabancı ve azınlık okullarına karşı politikası 1925 yılında da devam etti. Azınlık okullarına yeni emirler verildi, yabancı okullardaki Türkçe ve Tarih-Coğrafya öğretmenlerine verilen ücretleri yakından takip etti, azınlık okulları müdürlerini imtihana tâbi tuttu, yabancı ve azınlık okullarında ders veren Türk öğretmenleri örgütlemeye ve bunlarla yakından ilgilenmeye başladı.
Bu arada Robert Kolej'de hâlâ "olaylar" çıkmaya devam etti.
1926 şubatında Bakanlık, yabancı okulların iyi denetlenmesi hakkında Maarif Müdürlüklerine bir genelge yayınladı. Bu arada bütün yabancı okullarla İlköğretim Genel Müdürlüğü ilgilendiğinden, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı (Uzunçarşılı) Bey, İstanbul'da denetlemelere başladı. Genel müdür, denetlemelerde dikkat edilen hususları şöyle sıralıyordu:
Yabancı ve azınlık okullarındaki öğrenciler her şeyden önce Türkçeyi
öğrenmeli ve Türklüğü kavramalıdırlar. Bunun için Türkçe öğretmenleri özellikle
denetlenmelidir. Yabancı okullardaki Türkçe öğretmenlerinin yüksek okul
çıkışlı olmaları şarttır. İlköğretim düzeyindekiler ise lise çıkışlı ve
öğretmen sertifikalı olacaktır.
Maarif Müdürleri, bu okullara atanan Türkçe, Tarih ve Coğrafya öğretmenlerinin
"öz Türk" olmalarına dikkat edeceklerdir.
Türkçe konuşma, okuma-yazma çok önemlidir. Türkçeden geçmeyen öğrenci
sınıfta kalmış sayılacaktır. Türkçe derslerini kasten ihmal eden azınlık
ve yabancı okullar, derhal kapatılacaktır.
1926 Martında da Bakanlık, yabancı okulların kapitülasyonlar döneminden beri uyguladıklar bazı gelenekleri kaldırdı. Buna göre, yabancı okulların son sınıf öğrencilerinin sefaretlerde sınava alınmaları yasaktı. Son sınıf sınavları da okullarında ve müfettiş denetiminde yapılacaktı. Ayrıca başarılı öğrencilere verilen ödüllerde yabancı devletlerin bayrakları ve başka işaretleri bulunmayacaktı.
Bu arada Maarif Müdürlüğü tarafından atanan Türkçe öğretmenini kabul etmediği için İstanbul İngiliz Kız Ortaokulu kapatılıyor, daha sonra, aynı öğretmeni kabul ettikten sonra açılıyordu. Aynı sıralarda, Bakanlık genelgelerine uymadığı için Zapyon Mektebi de kapatılıyordu.
Bakanlığın yayınladığı "Yabancı ve Hususi Mektepler Talimatnamesi"nde eksik kalan hususları tespit eden müfettişler bunları altı madde halinde topladılar ve bu maddeler de talimatname gibi geçerli olmaya başladı. Yabancı okullarda nasıl kitaplar okutulacağına dair kurulan bir komisyon da, bu hususta bağlayıcı kararlar aldı.
1927 yılında, yabancı okullardaki Türk öğretmenlerinin durumu gene önemli bir sorun olmaya devam etti. St. Paul Chéri Fransız Kız Okulu kapatıldı.
1927 yılının sonlarında ise Bursa Amerikan Koleji'nde dört müslüman öğrencinin hıristiyan olması üzerine Bakanlık buna büyük bir duyarlılık göstererek, Okulu derhal kapattı. Bakanlık, Maarif Eminini Bursa'ya gönderdi, olayı mahkemeye aksettirdi ve bu gene Türk-Amerikan ilişkilerinde önemli sertleşmelere yol açtı.
Aynı yıl, Galatasaray Lisesindeki öğretmen Tuma olayı da, Bakanlığın aynı titizliği göstermesine yol açtı.
Daha sonra Maarif Vekâleti'nin topladığı Birinci Heyet-i İlmiye, eğitim tarihimizin en önemli toplantılarından biridir. Zaferden sonra, ülkenin her yanında yeni örgüt projelerinin beklenildiği, hareketli ve heyecanlı bir dönemin eseridir. Bu toplantının genel kurulundaki konuşmalar TBMM zabıt kâtipleri tarafından aynen kaydedilmiş ama yayınlanmamıştır.
Birinci Heyet-i İlmiye, bazılarına göre başarılı olamamıştır. Yalnızca Türkçülük temele alınarak çok değişik konularda uzmanlar bazı raporlar vermişler, fikirlerini söylemişlerdir.
İkinci Heyet-i İlmiye ise, Türk eğitim sistemini yeni devlet düzenine uydurmak, eğitim binasını yeniden kurmak amacıyla toplandı. Çünkü Tevhid-i Tedrisat yasası, Eğitim Bakanlığı'nın elindeki okulların sayısını arttırmış, medreseler ve diğer dinî okullar kapatılmış, bütün okullarda laik bir eğitim zihniyeti yerleştirilmeye çalışılıyordu. Orta dereceli askerî okulları da bünyesine alan Bakanlık, okullar ve programlar sorununu çözmek için tekrar bir Heyet-i İlmiye toplamıştır. Bu yüzden İkinci Heyet'de yeni eğitim sistemini kurmaya yönelmeden çok, okulların dereceleri, ders kitapları, müfredat programları vs.. üzerinde durmuştur.
İkinci Heyet-i İlmiye'nin toplanma amacını, Maarif Vekili Vasıf Bey şöyle açıklıyordu:
"Cumhuriyetin hakiki mihrap ve gaye halinde müebbed yaşaması, bizim için en esaslı hedeftir. Yeni nesilleri kuvvetli bir iman, hakikî bir seciye ile yetiştirmek için terbiye ve maarif sistemlerimizde değişiklik yapmak lâzımdı. Bunun esaslarını belirlemek için muktedir ve mütehassıs bir çok kişileri Ankara'da topladık."
Toplantı, 23 Nisan 1924'te başladı. Bakan, açılışta yaptığı konuşmada, Bakanlığın çeşitli anketler düzenleyerek okul şekillerinde bazı değişiklikler yapacağını söyledi.
İkinci Heyet-i İlmiye'nin aldığı kararlar da şöyle özetlenebilir:
Mecburî öğretimin bir yıl kısaltılarak beş yıl olması, altı red oyuna karşı 29 oyla kabul edildi. Bakan, bu karar üzerine şöyle dedi:
"Artık bu dakikadan itibaren mecburiyet-i tahsiliyenin beş sene üzerinden tespiti Vekâletçe takarrür etmiştir."
Lise öğretiminin de beş yıl olması tartışıldı. Ama iki red oyuna karşı altı yıl olması kabul edildi. İlk üç sınıfa "kısm-ı evvel", kalan üç sııııfa da "kısm-ı sâni" denecekti. Kız liselerinin de öğretim süresi bakımından erkek liselerine eşit olması kabul edildi.
Kız ve erkek lise programları aynı alacak; yalnız ilk kısımda kızlar bazı kız meslek dersleri göreceklerdi.
Lise programlarının meslekî hayata hazırlayıcı bilgiler vermesi üzerinde durulmuş; Hukuk ve İktisat dersleri "İçtimaiyat" adı altında birleştirilmiş, felsefe ders saatleri arttırılmış, "Türk ve Ecnebi Medeniyeti" dersi eklenmiştir.
Liselerde haftalık ders saati 30 olarak belirlenmiştir.
Liselerde öğretimin parasız olması, ama şimdilik zenginlerden biraz para alınması kararlaştırılmıştır.
Tek devreli liselerde - ihtiyaca göre- erkekler için ticaret ve iktisat, kızlar için ev idaresi kısımları açılacaktı.
Öğretmen okullarının öğretim süresi beş yıla çıkartılacak, programındaki dersler arttırılacak, "İçtimaiyat" dersi eklenecekti. Köye giden öğretmenlere hukuk bilgileri verilmesi için yüksek sınıflara "Hukuk" dersi konulacaktı.
Kız ve erkek öğretmen okulların arasında ilmî bilgi dağıtımının aynı olması kabul edilerek, bu doğrultuda programları yapılmıştı. Yeni öğretmen okulu programlarında edebiyat ve sosyal bilimlerin ders saatleri azalmış, fen bilimlerine ayrılan saatler arttırılmıştı. Bu programlara hem ilkokul programında olan dersler konmuş, hem de onları takviye eden dersler yerleştirilmişti.
İstanbul Erkek Muallim Mektebi'nin yüksek kısmının Dârülfünun'a bağlanıp, "Yüksek Muallim Mektebi" adını alması kabul edilmişti.
Bakan Vasıf Bey, ilköğretimi devletleştirmek arzusunda olduğunu söylemiş, eğitimin aşağı tabakalara inebilmesi için "idare-i hususiye"nin kaldırılmasının şart olduğunu belirtmiştir. İhsan Bey de İngiltere'de ve Amerika'da hükûmetlerin ilköğretime çok yardım ettiklerini, Türkiye'de uygulanacak olan bir "Maarif Vergisi"nin halkta eğitim düşmanlığı doğuracağını belirtmiştir.
Bu konuşmalar üzerine Heyet-i İlmiye, ilköğretimin İdare-i Hususiye'den ayrılmasını prensip olarak kabul etmiştir. Bakan ayrıca yalnız İlkokul öğretmenlerinin maaşlarının Bakanlık bütçesinden verilmesini kabul ettiklerini, ama kuruluş ve diğer ayrıntı harcamaların yörelere bırakılması gerektiğini belirtmiştir.
Ayrıca bu toplantıda ilköğretim programı da yapılmış ve ilkokullarda haftalık ders saatinin 26 saat olması kabul edilmiştir.
Liselerin üst sınıfları için yarışma usulü kitap yazdırılmaması, bu sınıfların ders kitaplarının uzmanlara yazdırılması veya tercüme ettirilmesi kararlaştırılmıştır.
Ortaokul ve ilkokulların ders kitapları yarışma usulü ile yazdırılacaktır. İlköğretimde kitapsız yapılacak dersler için rehberler yayınlanacaktır.
Birinci Heyet-i İlmiye gibi, İkinci Heyet-i İlmiye de bir çok eleştiri, itiraz ve dedikodulara neden olmuştur. Bu eleştiriler içinde bazı ciddî olanlar da vardır. Bunlar, İkinci Heyet-i İlmiyenin hazırladığı programlarının, İkinci Meşrûtiyet devrindekiler gibi Fransızca'dan tercüme olduğunu, kendi benliğimizden bir şey katılmadığını ileri sürmüşlerdir. Bu programlar, çok aceleye getirilmiştir. Sekiz-on günlük bir süre içinde, dışarıya hiç bir şey sızdırılmadan, gizli olarak yapılmıştır. Oysa okul programları anketlerle, meslekî ögütlerin toplantılarıyla, basındaki tartışmalarıyla beraber, uzun sürede hazırlanır.
Yeni programlar birçok yönlerden eleştirilmiştir. İlkokul programlarında eskiye göre Kur'ân-ı Kerîm ve Malumat-ı Diniyye ihmal edilmiştir. Türkçe Dilbilgisi hemen hemen kaldırılmış gibidir; aynen ortaokul birinci ve ikinci sınıfa aktarılmıştır. Dördüncü ve beşinci sınıftaki "Hukukî ve Vatanî Malumat" dersini okutacak öğretmenleri bulmak bir sorun olacaktır. Resim programında bazı gariplikler vardır; birinci sınıfa "Hayalî Resim" konmuştur. İsmayıl Hakkı (Baltacıoğlu) Bey'in yaptığı "El İşi" dersi, çok yönlü ve uygulanamaz bulunmuştur. Bunun için hiç bir araç-gereç bulunmadığı iddia edilmiştir.
İkinci Heyet-i İlmiye'de eski Tarih programı ilga edilmiş, yenisi tam olarak belirlenmemiştir.
İkinci Heyet-i İlmiye, önemli oranda, Bakanlığın daha önce hazırladığı veya tasarladığı projelerin onaylama yeri olmuştur. Bakan, daha önce yaptığı konuşmalarda, Cumhuriyetin, okullarda yeni programları ve yeni ders kitapları hazırlamayı gerektirdiğini belirterek şöyle diyordu:
"Eski zihniyetlere göre yazılmış eser ve kitapların, Türkiye Cumhuriyeti'nin mekteplerinde artık yerleri kalmamıştır."
Yeni ders kitapları, cumhuriyet ülküsüne ve ruhuna, çağdaş gelişmelere göre hazırlanacaktı.
Lise programını, Bakanlık, Heyet toplantısından daha önce hazırlamaya
başlamıştı. Lise öğretiminin de 11 yıl olması daha önceden kararlaştırılmıştı.
Bu da toplantıda 5+6 şeklinde aynen kabul edildi.
12 oturum olarak yapılan toplantılarda, şu konular görüşülmüştür:
- Devlet ve vilayet bütçelerinden maarife ayrılan paraları en verimli
bir şekilde kullanmak;
- Okulları, okumak için başvuran bütün çocukları alabilecek şekilde
genişletecek önlemleri almak;
- Liselerin azaltılması, belirli merkezlerde liseler yapılması ve yavaş
yavaş çoğaltılması;
- Öğretmen okulları ve meslek okullarının belirli merkezlerde toplanması
ve kuvvetlendirilmesi;
- Yatısız ortaokullarda karma eğitim yaptırılması;
- Stajyer öğretmenlere verilecek meslek eğitimi;
- Öğretmenlerin terfileri için yasal temeller konulması;
- Eğitim ve öğretim işleriyle meşgul olacak bir "Millî Talim ve Terbiye
Dairesi" kurmak.
Sayıları gittikçe azalan üyelerin katılmasıyla toplanan Heyet-i İlmiyeler,
fonksiyonlarını, 22 Mart 1926'da çıkan Maarif Teşkilâtı Kânûnu'nun kurduğu
"Millî Talim ve Terbiye Dairesi"ne bırakmışlar ve bir daha toplanamamışlardır.
Çünkü artık onların görevlerini -Millî Eğitim şûraları toplanıncaya kadar-
bu Daire yapmıştır. Eğitim ve öğretim işleri, yönetmeliklerin yapılması,
eğitim yasalarının hazırlanması, programlar, okul kitaplarını yazdırmak
ve seçmek görevleri, bu Heyetçe yapılmıştır.
Daha önce Dârülfünun'da kız öğrenciler, boykotlu ve oldu-bittili hareketleri sonucunda, erkeklerle aynı anfilerde ders görmeye başlamışlardı. Bu da o zaman bir karma eğitim tartışması başlatmıştı. Ama ortaöğretim düzeyinde kızların ve erkeklerin okul ve sınıfları hâlâ ayrı ayrı idi.
1924 yılında, Tekirdağı'nda Kız Lisesi bulunmaması dolayısıyla, kızların erkek lisesine kaydolmak istemeleri, Türk eğitiminde kızlarla erkeklerin beraber okumaları sorununu gündeme getirmiştir. Okul müdürü, bu sorunu nasıl çözeceğini Bakanlığa sormuş, Bakanlık da bir yandan konuyu "yatılı olmayan liselerde karma eğitimin öğretim, sosyoloji, psikoloji ve ahlâk açılarından yararı" yönünden bilimsel bir soruşturmaya tâbi tutmuş, bir yandan da bu hususta kamuoyu oluşturmaya başlamıştır. Ama bundan çok önceleri, Mart 1924 başlarında Maarif Vekili, kadın ve erkek için ayrı eğitim düşünmediğini belirterek şöyle diyordu:
"Türkiye'nin kız çocukları, erkek çocuklarıyla beraber aynı terbiye ve tedris programını takip edecektir."
Bakanlık müsteşarı Köprülüzâde M. Fuat Bey, yüksek öğretimde karma eğitimin halledildiğini, ilköğretimde de karma olabileceğini, ama ortaöğretimde karma eğitimin mahzurlu olduğunu savunmuştur. Ortaöğretim düzeyinde karma eğitimin Avrupa'da bile kabul edilmediğini belirtmiştir.
Dârülfünun Emini İsmayıl Hakkı Bey ise "coéducation" (karma eğitim)in akıl ve mantık ile, fizyoloji ve psikoloji ile çözümlenemeyeceğini; bunun, bir milletin tarihi, sosyal bünyesi ve uygarlığı ile ilgili bir ahlâk olayı olduğunu belirtmiştir. İsmayıl Hakkı Bey, karma eğitimin ilkokuldaki sabilerin karıştırılması demek olmadığını; şahsiyet ve karakter dönemindeki, meslek ve uzmanlaşma çağındaki kız ve erkek öğrencilerin aynı eğitim ve öğretim yöntemleriyle, aynı kurumlar içinde ortak eğitimi olduğunu vurgulamaktaydı.
Bu anlamda karma eğitim, 1871'den sonra Amerika Birleşik Devletlerinde ortaya çıkmıştır. Daha sonra Avrupa'nın protestan ülkelerinde de uygulanmaya başlanmıştır. Karma eğitimi feminizm ve kadın-erkek eşitliği hareketi teşvik etmiştir.
Bilinçli insanların karma eğitimi, Türkiye'de ilkönce üniversite düzeyinde gerçekleştirilmişti. Ortaöğretim kademesinde karma eğitim kararını ise hükûmet adamları verecekti. Ama Türk inkılâbı "ani ve iradî biz inkılâp" olduğu için, bu kararı da birden vermek gerekti.
Hükûmet de 1924 Ağustosunda, ilkokul eğitiminin karma olmasını; kızların erkek okullarına, erkeklerin de kız okullarına kaydolabilecekleri kararını aldı.
Cumhurbaşkanı "Gazi Paşa" da, 28 Ağustos 1924'te Öğretmenler Kongresi dolayısıyla Maarif Vekili Vasıf Bey'in verdiği yemekte yaptığı konuşmada, şöyle diyordu:
"Erkek ve kız çocuklarımızın, aynı sûretle, bütün tahsil derecelerindeki talim ve terbiyelerinin amelî olması mühimdir. Memleket evlâdı, her tahsil derecesinde iktisadî hayatta âmil, müessir ve muvaffak olacak sûrette techiz olunmalıdır."
1925 sonları ile 1926 başlarında toplanan Üçüncü Heyet-i İlmiye'de yatısız ortaokullarda öğretimin karma olarak yapılması görüşülmüş ve kabul edilmişti. Bu şekilde Türkiye'deki ortaöğretim kademesindeki okullar karma olmaya başladılar. Önce, 1927-1928 öğretim yılından itibaren erkek ve kız ortaokullarının yanında, karma ortaokullar kurulmaya veya bazı ortaokullar karma hale getirilmeye başlanmıştır. Giderek tek başına kız ve erkek ortaokullarının sayısı oldukça azalmıştır.
Liseler için de, karma eğitime ancak 1934-1935 öğretim yılından itibaren
geçilebilmiş, tek lisesi olan yerlerdeki 19 lisede karma öğretime başlanılmıştır.
Maarif Vekili Vasıf Bey, Muallimler Derneği'nin öğretim yılı sonu dolayısıyla verdiği çayda yaptığı konuşmada, "hükûmetin muntazam ve kat'i bir ilk tedrisat siyaseti takip ettiğini" söyleyerek, ilk öğretimin bugünkü kötü durumdan kurtulmasının ancak harcamaların genel bütçeye aktarılarak mümkün olabileceğini, Bakanlar Kurulu ve Meclis çoğunluğunun da bunu istediğini; Meclis'e sunulacak "Maarif-i Umumiyye Kânûnu" tasarısında da bunun yer aldığını belirtiyordu.
Bakanlık bu arada gerek Öğretmen okulu çıkışlı, gerekse ehliyetnameli öğretmenleri belirli kurslara ve sınavlara alma çalışmaları da yapıyordu.
Başbakan İsmet Paşa da, Manisa'da söylediği büyük nutukta ilköğretime de değiniyordu. Hükûmet, ilköğretimin zayıf durumunu incelemeye lâyık görmüştü. Tecrübeler ilköğretim konusunda o zamana kadar alınan tedbirlerin yeterli olmadığını göstermişti. Hükûmetin karşısında ilkokul binası ve öğretmen yetiştirme sorunu vardı. Ama Devlet, içinde bulunduğu zorlukları biliyordu ve beş-on yıl, daha esaslı bir eğitim politikası izlenilmeliydi.
Ama o zaman ilköğretimin en önemli sorunu, ilkokul öğretmenlerinin İdare-i Hususiye'ye bağlı olmaları sorunu idi. Bu, bazılarınca "merkeziyet - adem-i merkeziyet" tartışması haline getiriliyordu.
Gene bu sırada "İstanbul Muallimler Cemiyeti Kongresi"nde yönetmelik görüşmeleri yapılırken, derneğin amacının "Terbiye ve tedrisatta nesl-i âtinin asrî irfan ve millî mefkure ile mücehhez, dindar, vatanperver, cumhuriyetci" çocuklar yetiştirmektir, görüşüne Sadrettin Celâl (Antel) Bey'in, "Dindar ve vatanperver" kelimelerinin çıkartılması şeklindeki önerisi, bütün Türkiye'de ilköğretimin amaçlarının tartışılmasına yol açtı. S. Celâl Bey, Türkiye'nin laik bir ülke olduğunu, oysa bazı öğretmenlerin geleneklere ve hurafelere sıkıca bağlı olduğunu; vatanperver tabirinin belirsiz olduğunu, her görüşten kişinin vatanperver olabileceğini, dindar kelimesinin ise çok tehlikeli olduğunu, laik bir ülkede dinî eğitimle okulun değil ailenin meşgul olmasını ve bu eğitimin yalnız aileye bırakılmasını vs.. örneriyordu. Bu önerge büyük gürültülere yol açmış, S. Celâ1 Bey'in komünizm propagandası yaptığı belirtilmiştir.
Bu tartışmalarırı yapıldığı sırada İzmir'de bir konuşma yapan Maarif Vekili, konuşmasını tamamen ilköğretime ayırarak, şöyle diyordu.
"Ben, Maarif Vekili sıfatıyla tamamen kaniim ki,Türkiye'de ilk tedrisat yoktur. Halbuki Türkiye istikbalinin en kuvvetli mesnedi ilk tedrisattır."
Türkiye'nin 3.200 ilkokul ve 5.600 ilkokul öğretmeni bulunduğunu, ayrıca 70.000 de öğretmen açığı bulunduğunu bildiren Bakan, şöyle devam ediyordu:
"Bir terbiye mes'elesi olan ilk tedrisat, bir nazariyeye kapılarak muhalif reylere terk edilemez. Bunu men edeceğiz. Herhangi bir şahıs, Maarif Vekaletine bu hususta müdahale hakkına malik değildir."
Bakan bu görüşünü, ilköğretimin halka terkedilmesi tekliflerine karşı söylüyordu. Ona göre bizim halkımız câhildir. Ancak halk iyice yetiştirildikten sonra eğitim o halka bırakılabilir. Demokrasiye uyacağız diyerek eğitimde merkezsizliği yerleşirmek olmaz. Tam tersine eğitim-öğretim bir merkezde toplanacaktır. Bilim ve eğitimi devlete bırakmak, demokasiye aykırı değildir. Bakan, ilköğretimi genel idare içine almanın kendisi için bir "îman" olduğunu, gerçi bunu Cumhurbaşkanı'nın bile kabul ettiğini, ama bu sonuca ulaşmazsa, istifa edip öğretmenlerin başına geçeceğini, gene buna uğraşacağını belirtiyordu. Bakan ayınca kendilerinin de en sonra ele alınacak program mes'elesini en başta ele alarak kolay yola kaçtıklarını itiraf ediyordu.
Bakanlığın yayınladığı İlk Okullar Müfredat Programı'nda sabah üç, öğleden sonra iki saat olmak üzere 26 saat ders vardı. Pazartesi öğleden sonra eğitsel geziler, Perşembe öğleden sonra ise tatil yapılıyordu. Bir dera saati 40 dakika, ders aralarında 15 dakika teneffüs. vardı. Öğleyin ise iki saat dinlenme vardı. Tüm sınıflarda Kur'ân-ı Kerîm dersi vardı. Tarih ve Coğrafya dersleri ise üçüncü sınıftan itibaren programda yer almıştı. Cumhuriyet dönemine kadar olan tarih, hikâye tarzında anlatılacaktı. Dördüncü sınıftan itibaren tüfekle nişan alma ve atış bilgileri verilcek, yılda bir kez de poligonda atış yapılacaktı. Erkek ve kız okulları arasında Biçki Dikiş ve nakış dersleri farklı idi. Ayrıca programda, bahçede ve kırda oynanacak çocuk oyunları ayrıntılı olarak tasvir edilmişti.
Bakanlık, önceden hazırlatıp Heyet-i İlmiye'ye onaylattırdığı, ilköğretimin, altı yıldan beş yıla indirilmesi kararını da, 1924-1925 öğretim yılından itibaren tartışmalar içinde uygulatmaya başladı.
Bakan, mecburî öğretim süresindeki bu azalmayı, yeni kurulacak "Hayat Mektepleri"yle kapatacağına dair söz vermişti. Gerçekten de bu okulların kurulma hazırlıklarına hemen başlanıldı. Öğretim süresinin beş yıl, öğretim dilinin Fransızca olması kararlaştırıldı. Başlangıçta yoğun bir Fransızca dil bilgisi verilecek, sonra da eğitim yavaş yavaş Türkçeden Fransızcaya kaydırılacaktı. Makinist, şoför, elektrikçi, sinemacı, otelci, rehber vs. . yetiştirilecekti. Amaç, çocukların yabancı okullara gitmemesi idi. 1924 Martından itibaren bazı yerlerde kız ve erkek okulları olarak açıldı. Ancak verimli bir çalışma yapamadan, 1928 yılına kadar devam ettiler.
O zaman, Cumhuriyet ilkokullarında iki yıllık ve dört yıllık öğretmen okulu mezunları ve ehliyetnameli öğretmenler çalışıyorlardı.
Bunların yanı sıra azledilmiş ve emekli olmuş sivil ve askerî memurlarla yedek subaylardan öğretmenlik yapmak isteyenlerle ilgili bir kararname yayınlandı.
Bu arada Bakanlığın, Heyet-i İlmiye kararına göre, İlköğretmen Okulunu beş yıla çıkaran tebliğini Maarif Müdürlüklerine göndermesinden sonra; önce İstanbul, sonra Ankara ve diğer yerlerdeki pek çok öğretmen okulu öğrencisi "grev"e başladı. Mevcut 14 öğretmen okulunun hepsinde birden boykot başlaması üzerine Bakanlık, bütün okullara bir genelge göndererek durumun inceleneceğini ve derslere başlanılmasını bildirmiştir. Bakanlığın bu emrine çoğu okullar uymuştur. Emre uymayan Adana'da 70, İstanbul'da 50 ve Ankara'da bütün dördüncü sınıf öğrencileri okuldan atılmıştır.
Bakanlık, bu arada, hazırlayıp 1925 yılında çıkardığı Orta Tedrisat Muallimleri Kanunu'na benzer bir yasa tasarısını, "İlk Tedrisat ve Muallimleri Kânûnu Lâyihası"nı hazırladı, ama yasalaştıramadı.
Öğretmenler açısından, 1925 yılında çok hızlı bir şekilde yer değişikleri görülüyor. Öğretmenler göçünün pedagojik sakıncaları üzerinde durulurken, Bakanlık da Eğitim ve okul müdürlüklerine bir genelge göndererek, yasal yollar dışında çarelerle kendi lehlerine terfi ve ilerleme arayanların sicillerine bunun işleneceğini ibtar ediyordu. Kız öğzetmen okulunda bir kız öğrencinin misafir Macar erkekleriyle dans etmesi "Acı bir hakikat" olarak nitelenirken, 500'den fazla ehliyetnameli öğretmen yardımcısı, asil öğretmen olabilmeleri için 80 günlük kurslara alınıyorlardı.
1925 Türkiye'sinde yasalar, ilköğretimi yaygınlaştırma işini vali ve kaymakamlara bırakıyordu. Ama bu görevliler, diğer işleri arasında eğitim çalışmalarına zaman ayıramıyorlar, hattâ bazı yerlerde eğitim çatışmalarına neden oluyorlardı. Bakanlık Dahiliye Vekâleti kanalı ile, vali ve kaymakamlıklara gönderdiği genelgede, "Memleketimizin medenî inkişafı için her tedbir, ilk maarif mes'elesine bağlıdır" denilerek, bu hususta görevlilerin dikkati çekiliyordu.
1926 yılında Bakanlık bir yandan öğretmenliği daha mükemmel bir hale getirmek için stajyer öğretmenliği bir düzen altına almak istiyor, İstanbul Erkek öğretmen Okulu'nda yeni bir anlayışla meslek dersleri verilmesine başlanıyordu.
Maarif Teşkilâtına Dair Kânûn, "Maarif hizmetinde asıl olan öğretmenliktir" hükmünü yasaya yerleştiriken, öğretmen okulları sınıflaması getiriyordu. Aynı yıl yayınlanan başka yasalar; öğretmen yetiştirmede vilayetleri de harcamalara ortak yapıyordu. Bu yasal çalışmaların yanı sıra, ilkokul öğretmenleri arasında bir ayıklama yapma yoluna da gidildi. Geçici İlköğretim Yasasına uymayan öğretmenler hakkında 1925 yılından beri çeşitli kovuşturmalar yapılmakta idi. 1926 yılında ise durumları yasalara uymayan ve dışardan ilk okul öğretmeni olmak isteyenlerle ilgili bir yasa çıkarıldı. Mevcut öğretmen ve yardımcılarının hizmet-içi eğitimleri için "B-Kursu", dışardan öğretmenlik mesleğine girmek isteyenlere meslek dersleri vermek için de "A-Kursları" açıldı.
Bunların yanı sıra, çok büyük olan ilkokul öğretmeni açığını kapatmak için de ortaokullar üzerinde pedagoji sınıfları kurulması düşünüldü. İlk defa Türkiye'de uygulandığı söylenen iki yıllık bu sınıflar; bazı okullarda denendikten sonra kaldırıldı.
Bu arada çocukları hayata hazırlamak amacıyla ilkokullardaki "Grup usulü" kaldırılıyor;* kitap öğretimi geri plâna çekiliyor, kitaplardan nazarî bilgiler çıkarılıyor, her şey hayatta uygulanacak şekilde anlatılıyordu. İstanbul öğretmenlerine Bakanlığın yeni politikasını izah eden Maarif Müsteşarı yardımcısı Emin Bey, yeni teşkilat uyarınca 1927 yılında eşya, muhasebat vs.. derslerinin birleştirileceğini, okutulacak bütün derslerin ülkeye ve vatana ait görevleri gereği gibi anlatmak esasına göre düzenleneceğini açıklıyordu.
Eğitim inkılâpları döneminin ilköğretimdeki son bir önemli çalışması, Talim ve Teıbiye Heyeti'nin altı ay çalışarak hazırladığı yeni ilkokul programıdır. Daha önceleri, Bakanlığın komisyonlara hazırlattığı programları artık Bakanlığın yeni bir örgütü olan Talim ve Terbiye Dairesi yapıyordu. Bu Daire, daha önce hazırlanan ilkokul programının kısa bir sürede hazırlandığını ve üyelerinin karışıklığı yüzünden mahzurlu olarak çıktığını belirterek; Cumhuriyet prensiplerine göre yeni öğretim metodlarıyla, Fransız, Rus, İtalyan, Yunan, Bulgar, Alman vs.. uluslarının ilköğretim programlarından yararlanarak bir ilkokul programı hazırlamıştı. Bu yeni ilkokul programının bir öncekinden farkları şunlardı: Eski programlarda dersler yalnız saat olarak gösteriliyordu. Yeni program, ders saatlerinin yanı sıra müfredatları da vermişti. Derslerin amaçları ve içerikleri, dersler arasındaki bağıntılar ayrıntılı olarak anlatılmıştı. İlk üç yıl çocuklara verilecek bilgiler "Hayat Bilgisi" adı altında "Toplu öğretim" prensiplerine* göre verilecekti. Tarih, Din ve Yurtbilgisi dersleri çağdaş ihtiyaçlara göre hazırlanmıştı. Ayrıca her dersin öğretimi için rehberler de hazırlanıyordu.
Program taslak halinde iken, pek çok yerlerden görüş de alınmıştı. Yeni
programm uygulanmasında bazı güçlükler gene vardı. En baştan öğretmenler
bu uygulamaya hazır değillerdi. El işi derslerini yürütebilmek için dershane
ve araç-gereç yoktu. Kalabalık sınıflar, bu programın uygulanmasında bir
başka engel idiler.
Cumhuriyet döneminde de bu fikir devamlı canlı tutulmuş, Üniversitenin Deneysel Psikoloji öğretim üyesi Ali Haydar (Taner), 1924 sonlarında verdiği bir konferansta, köylere öğretmen yetiştirmek üzere daha basit öğretmen okulları kurulmasını öneriyordu. Çünkü Türkiye de köy ve şehir hayatları birbirinden çok farklı idi. Şehirde yetişmiş kişiler köyde öğretmenlik yapamazdı. İlkokul çıkışlı köy çocuklarının alınacağı bu üç yıllık "Köy Muallim Mektepleri"nde, köy hayatına yakın bir biçimde yaşanmalıydı. Ali Haydar Bey'in program taslağını bile verdiği bu okullar, 1-20 Mayıs 1925'te Konya'da toplanan Maarif Müfettişleri Kongresi'nin gündeminde de yer aldı. Bakanlıkta bir "Köy Mektebi Dairesi"nin kurulmasını isteyen bazıları ise köylüyü köyden ayırmayacak, üretimden ayırmadan çağdaşlaştıracak bir okul istiyorlardı. Bu arada Maarif Vekaleti'nin daveti üzerine Türkiye'ye gelip gayet önemli bir rapor veren John Dewey, köy okullarına öğretmen yetiştirecek çeşitli tipte öğretmen okulları kurulmasını öneriyordu.
1926 yılında çıkan Maarif Teşkilâtı Kânûnu'nda, ilköğretmen okullarının
yanı sıra bir de "Köy Muallim Mektepleri" kabul edilmişti. 1927-28 öğretim
yılında da Kayseri-Zencidere'de bir Köy Muallim Mektebi kuruluyor, Denizli
Erkek Öğretmen Okulu da bu amaç için düzenleniyordu. Diğer öğretmen okulları
beş yıl iken, bu okullar üç yıllıktı. Buradan mezun olanlara köyde, okulun
yanında bir ev ve bahçelik verilecekti. öğrenciyi köy hayatına hazırlamak
için, Köy Enstitülerinde olduğu gibi, yan kuruluşları da vardı. Bu okullar
için köy öğretmeni yetiştirmeye yönelik bir program hazırlamıştı. (Amacına
uygun çalışmadığı için, bu okullardan Kayseri-Zencidere'deki 1932, Denizli'deki
de 1933 yılında kapatıldı.)
Türkiye Muallimler Birliği, çeşitli yörel kongrelerini yaptıktan sonra, Ankara'daki büyük kongreyi düzenledi. Kongre, 22 Ağustos 1924'te Mustafa Kemâl, eşi, Başbakan, birçok bakanlar ve 74 delgegenin katılmasıyla yapıldı. Bütün Türkiye öğretmenlerini temsil eden ve John Dewey'nin de katıldığı bu toplantının başkanlığına Adalet Vekili Mustafa Necati seçilmişti.
Maarif Vekili Vasıf Bev, toplantıyı açış konuşmasında, öğretmenler toplantısının "Terbiye ve irfan esaslarını tespit ve tedvin" edeceğini belirterek, Türk kültür tarihi üzerinde durmuştur. Daha sonra III. Selim zamanından beri aydınların, milleti sosyal ve kültürel durgunluktan kurtarmak istediklerini ama başaramadıklarını belirten Bakan, milletin şimdi kurtuluş ve hedefinin de gösterilmiş olduğunu açıklamıştır. Artık yeni bir millet doğuyordu ve bu millet uygar zümreler arasında yerini alacaktı. "Türk milletini kendi millî varlığına ve millî benliğine îsal eden bu inkılâbı hazm edemeyenleri" Türk gençliği, tereddütsüz yıkacaktı. Bakan, bir "Maarif Kongresi" olarak nitelediği bu toplantıda öğretmenlerin yeni bir varlık ve hayatın en kuvvetli dayanakları olduğunu, eski hurafe gelenek ve bâtıl inançlardan kurtulan milleti yeni bir îman, ruh ve fikirle çağdaş medeniyet zümresine katacaklarını söylüyordu.
Kongre daha sonra yönetmelik, yardım örgütü ve önergeler komisyonlarını kurarak çalışmalarına devam etmiştir. İlkokul öğretmenleriniıı maaş, terfi ve emeklilik işlerinin üzerinde de durulan Kongrede Federasyon tarzında mı yoksa genel merkeze bağlı birlikler şeklinde mi örgütlenmeli sorunu tartışıldı. Bakan da "Birlik" halinde kalınmasını isteyince, Federasyon önerisi 15'e 39 reddedildi. Daha sonra da bir yönetmelik hazırlandı.
1925 yılı ise, Türkiye'deki öğretmen derneklerinin hemen hemen en faal oldukları yıl olmuştur. Mustafa Necati'nin genel başkanı olduğu ve Lâtife Gazi Mustafa Kemâl Hanım'ın Urfa üyesi olarak katıldığı Muallimler Birliği Kongresi, 60 üyenin katılmasıyla 2-6 Mayıs 1925 tarihleri arasında yapılmıştır. Bu dernek, genellikle halkı okutma alanında önemli çalışmalar yapmıştır. 2 Hazirandan itibaren yabancı ve azınlık okullarındaki Türk öğretmenlerin kurduğu derneğin de Kongresi yapılmıştır. 19 Haziran 1925'de "Dârülmuallimîn Mezunları Cemiyeti Kongresi" toplanmış ve toplantıda bir konuşma yapan Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey, özellikle vatan kavramı üzerinde durarak, öğretmenleri Anadolu'ya gitmeye teşvik etmiştir, çünkü Haziran sonlarında toplanan "Mekâtib-i İbtidaiye Muallimleri Cemiyeti"nin kongresinde konuşan Sadullah Bey, Türkiye'deki 7.500 ilkokul öğretmeninden 1.030'unun İstanbul'da olduğunu açıklamıştır. Bu dernek kongresinde Muallimler Birliği'ne katılma kararı almıştır. Bu yıl, yalnız kongreler olarak değil, şûbeler olarak da öğretmen dernekleri yoğun bir çalışma göstermişlerdir.
Muallimler Birliği ayrıca, Türkiye'nin ana eğitim sorunları üzerinde bütün şûbelerine 26 soruluk bir anket uygulamıştır.
Öğretmen derneklerinin kongreleri 1926 yılında da bütün hızıyla devam etmiştir. Yerel kongrelerin yanı sıra 25.6.1926'dan itibaren Muallim Mektepleri Mezunlarının Kongresi ve TBMM salonlarında Muallimler Birliği Kongresi toplanmıştır. Bu kongrenin başında ve sonunda Maarif Vekili Mustafa Necati iki konuşma, Vasıf Bey de bir konuşma yapmıştır. Necati Bey, açış konuşmasında toplantının TBMM salonlarında toplanmasının çok anlamlı olduğunu, öğretmenlerin Cumhuriyet prensiplerini en iyi yayan, zümre olduklarını, geçen yıl ve bu yıl Halk Dershanelerinde 50 binden fazla kişiyi okuttuklarını bildirmiştir.
Muallimler Birliği Başkanı iken Bakan olan Necati Bey, kongrenin kapanışında yaptığı konuşmada da öğretmenlerin arasından ayrılmadığını bildirerek eğitimde en temel düsturlarının ilköğretmen okulu hayatını yükseltmek ve ilköğretimi kuvvetlendirmek olduğunu söyleyordu. Ona göre Türkiye Cumhuriyeti'nin temelleri, milletin her ferdinin ayrı ayrı işlenerek kurulacağı temellerdi.
M. Necati, Konya Muallimler Birliği'nde yaptığı bir konuşmada da Gazi Paşa'nın izinde, onun çizdiği program ve gösterdiği hedefe doğru durmadan çalışmak zorunda olduğumuzu tekrarlıyor; öğretmenlerden halka rehber olmalarını istiyordu.
Gene 1926 yılında Ankara'da öğretmenlerin meslekî eğitimleriyle ilgili bir "Fenn-i Terbiye ve Usul-ü Tedris Kongresi" yapıldı.
Daha sonraki yılda da öğretmenlerin kongreleri Bakanlık ve hattâ Cumhurbaşkanlığı
nezdinde yüksek ve saygın durumlarını devam ettirdiler. Ancak 1928 yılında
yapılan ve çok sönük geçen Türkiye Muallimler Birliği Kongresi, birlik
yönetimini federatif sisteme geçirmesine rağmen, çok geçmeden merkez örgütü
bile ilga edildi.
1924 yılında özellikle liselerin yapıları ve müfredat programları üzerinde çalışıldı. 1923 sonlarında bu konularla ilgilenmek için İstanbul'da toplanan bir komisyon, bir taraftan lise diplomalarının düzenleniş ve veriliş biçimlerini değiştirirken, lise öğretimi yapısını da -Birinci Heyet-i İlmiye'de kararlaştırıldığı gibi- 4+4+3=11 olarak kabul ediyordu.
İkinci Heyet-i İlmiye ilköğretimi beş yıl olarak kabul edince lise öğretimi 3+3 olarak kararlaştırılıyordu. 1 Eylûl 1924'te, tam devreli liselerin dışındaki tek devreli liselere "Orta mektep" denilmeye başladıktan sonra, "Lise" adı, yalnızca "Devre-i sâni" denen son üç öğretim yılına verimeye başlanıldı. Böylece Fransa örneğine göre kurulmuş örgün ortaöğretimin, hattâ ilk ve ortaöğretimin birliği parçalanmış oluyordu.
Teşkilâtın yanı sıra, lise müfredat programları da, Belçika örneğine göre yeniden düzenlenmişti. Bu programda, ortaokul iki ve üçüncü sınıflara "Malumat-ı Vataniye" dersi konuyor, Tarih dersi Osmanlıya karşı özellikle Kurtuluş Savaşı ve inkılâplara ağırlık veriyordu. Edebiyat kollarına Türk Medeniyeti Tarihi, her iki dala da "Sosyoloji" dersi konuyordu. Edebiyat programında bilhassa edebiyat tarihi esas alınıyordu. Ders saatlerindeki değişiklikler farklı olmakla beraber, bu program, içeriği ve ders kitapları bakımından gene Fransız örneğine göre düzenlenmişti.
Bu arada, 1926 ve 1927 yılları içinde müfredatta ve sınav yönetmeliğinde bazı küçük değişiklikler de yapıldı.
Müfettiş raporları ve öğretmenlerden alınan bilgiler doğrultusunda 1924 programının Edebiyat Tarihi, Tarih, Coğrafya ve Riyaziye kısımları 1927'de değiştirildi.
İstanbul Komisyonunun ve İkinci Heyet-i İlmiyenin kararları doğrultusunda, Bakanlık, yeni ve eski düzenlemede diplomaların nasıl verileceğini, sınıf ayarlamalarının ve idadi-lise ayarlamalarının nasıl yapılacağını ayrıntılı olarak belirledi. Bakanlık ayrıca, liselerdeki yabancı dil öğretimini mükemmel hale getirmek için Fransa, Amerika ve İsviçre'den 25 öğretmen getirtmeyi plânlayıp, dış temsilcilikler nezdinde girişimlerde de bulunmuştur.
Eğitim inkılâpları döneminin ortaöğretimdeki bir diğer önemli yeniliği, 13 Mart 1924 tarihli "Orta Tedrisat Muallimleri Kânûnu" ile Türkiye'de öğretmenliği yasal olarak bir meslek haline getirmesidir.
1926 yılında da "Nehari Ücretin Kaldırılması Kânûnu" ile yatısız ortaöğretim parasız yapılmış, parasız yatılılık yasası da çıkartılmıştır.
Bu arada Maarif Eminliği teşkilâtının kurulmasıyla, 1931'e kadar diğer bazı okullarla beraber ortaöğretim kurumlarının yönetiminde de bir yetki aktarması olmuştur.
1927 yılında ortaokullarda karma eğitim uygulamasına başlanılmış; Din
Derslerinin seçmeli yapılması sonucu pek çok din dersi öğretmeni emekli
olmuş, bazıları da başka derslerin öğretmenliğine geçmişlerdir. 1927 yılında
ayrıca, 1930 yılına kadar geçerli olacak bir "Lise ve Orta Mektepler Talimatnamesi"
çıkartılmıştır.
İkinci Heyet-i İlmiye toplantısında İstanbul Erkek Öğretmen Okulunun yüksek kısmı Dârülfünun'a bağlandı ve "Yüksek Muallim Mektebi" adını aldı. Ancak üniversite bu okulu idare edemediği gibi, Bakanlıkla üniversite arasında bir de 'müdür çekişmesi' oldu. Öğrenciler disiplinsizleşti. Okula yalnızca yemek ve yatmak için uğramaya başladılar. Okul yönetimi de Bakanlığın emriyle sert önlemler alarak bazı öğrencileri okuldan atmaya başladı. Daha sonra 7 Haziran 1924'te okulun yönetmeliği, daha sonraki yıllarda ise okuldaki memur ve idarecilerin yönetmeliği, okul öğrencilerinin tatilde yapacakları işlerle ilgili yönerge, dil ve bitirme sınavlarıyla ilgili yönetmelik vs.. çıkarılarak, bu okul sağlam bir şekilde kurulmuş oldu. Okul, ilk mezunlarını 1927 yılında verdi.
Ortaokullara öğretmen yetiştirmek için de Orta Öğretmen Okulları kurulması 1924'ten itibaren tasarlanmaya başlanmıştı. Okul, 1926 yılında iki yıl öğretim süreli ve yalnız edebiyat şûbesinden ibaret olarak Konya'da açıldı. Geçici bir yönetmeliği çıkarıldı. Okul, 1927 yıhndan itibaren Ankara'ya getirildi ve 1929 yılında da "Gazi Orta Muallim Mektebi" edıyla kendi binasına kavuştu.
Gene bu dönemde, 1925 yılında lise, ortaokul ve öğretmen okullarına
müzik öğretmeni yetiştirmek amacıyla bir "Musiki Muallim Mektebi" kurulmuştur.
Mütereke döneminde Hintli askerler tarafından işgal edilen Dârülfünun, Cumhuriyet dönemine Fen, Edebiyat, Hukuk ve Ulûm-i Şer'iye şûbeleri 11 Teşrinievvel 1335, ve Tıp Fakültesi de 20 ubat 1331 tarihli yönetmeliklerle idare olunarak gelmiştir. 1919 yönetmeliği, Dârülfünun'a bilimsel özerklik vermiştir. O yıllarda kadın-erkek Dârülfünunlular aynı dershanelerde ders görmeye başlamışlar, ancak ülkenin çok karışık olduğu dönemde olan bu olaylar fazla dikkat çekmemişti.
Kurtuluş Savaşı sırasında Dârülfünun öğrencileri bazı üniversite hocalarının millî duygulara ve Anadolu hareketine karşı olduklarını ve propaganda yaptıklarını belirterek Anadolu hareketine taraftarlıklarını bildirmişlerdir. Bu, Maarif Vekâletini fazlasıyla memnun etmiş, bu vatanperverane galeyan telgrafla kutlanmıştır.
1923 yılında da eski Harbiye Nezareti binası Dârülfünun'a verilmiş, tamirattan sonra 1924'te Hukuk, Edebiyat ve İlâhiyat medreseleri buraya taşınmıştır.
Cumhuriyet hükûmetlerinin Dârülfünuna yakın ilgileri daha sonra da devam etmiş; bir yandan, Dârülfünun tarafından Hukuk Medresesini bitiren kızların avukatlık yapabilecekleri, hâkimlik yapmalarına da şer'an ve yasal olarak bir engel bulunmadı bildirilip "Cumhuriyetin hakikî mesnedi Dârülfünundur" denilirken, TBMM de 493 sayılı yasa ile ona tüzel kişilik veriyor ve "Mülhak bütçe ile idare olunur" bir kurum haline getiriyordu.
1900 yılındaki "Dârülfünun-u Şâhâne Nizamnâmesi" ile kurulan Ulum-u Âliye-i Diniyye şûbesi 1915'de lağvedilerek öğrencileri Sahn medresesine gönderilmiş; 1917 Medreseler Yasası ile de Medrese-i Süleymaniye'ye aktarılmıştı. 1924, yılında Tevhid-i Tedrisat Kânûnu ile medreseler kapatılınca, Medrese-i Süleymaniye'nin yerine Dârülfünun bir İlâhiyat Fakültesi projesi hazırlamış ve Bakanlığın da bunu kabul etmesiyle Dârülfünun'un İlâhiyat Fakültesi 7 Mayıs 1924'te açılmıştır. Yani 1924 başlarmda Maarif Vekâleti ile Dârülfünun oldukça iyi bir anlaşma içinde bulunuyorlardı. Heyet-i İlmiye toplantılarında da Dârülfünun mensupları "Fesli mütehassıs" olarak çalışmıştı.
1924 yılında çıkarılan Talimatnamede de Dârülfünun'un "ilmî muhtariyeti hâiz" bir kurum olduğu gene belirtilmiştir.
1924 yılında, kesin bir amacı olmayan belirsiz Dârülfünun ıslahlarından babsedilirken, Dârülfünun müderrislerinin, Dârülfünun dışında bir görev almamaları kabul edildi. Bu arada Dârülfünun ile Maarif Vekâleti'nin arasını açan bir yetki anlaşmazlığı meydana geldi. Bakanlık, Yüksek Öğretmen Okulu'nun iyi yönetilmediğinden şikayetçi idi. Bu okulun müdürü Mustafa şekip (Tunç) Bey'in istifası üzerine, Bakanlık onun yerine Şemsettin (Günaltay) Bey'i atadı. Oysa yönetmeliğe göre bu okulun müdürü, Edebiyat Fakültesinin önerdiği iki aday arasından Bakanlıkça seçiliyordu. Bakanın doğrudan müdür atamasmı "Muhtariyete aykırı" bir hareket olarak kabul eden Dârülfünun'un isteği üzerine Şemsettin Bey istifa etti ve Bakanlığın görevinin başına dönmesi şekildeki telgraf emrini de uygulamadı. Dârülfünun, okulun müdürlüğüne tekrar Şekip Bey'i getirdi. Bakanlık da Müdür Yardımcılığına Ahmet Hilmi Bey'i getirdi.
1924 sonlarında Dârülfünun öğrencilerinin Tramvay şirketi ile anlaşamamaları, uzun gösteri ve tartışmalara neden olmuştur. Dârülfünunda disiplisizlik olaylarının giderek artması üzerine bir "İnzıbat Talimatnamesi" çıkarılmıştır.
1925 yılında ise haftalık Meslek gazetesi ve diğer basın Dârülfünun sorununu en ince noktasına kadar ele alıp incelemiştir. TBMM de bütçe dolayısıyla Dârülfünun'u sorguya çekmiştir.
Bu dönemde Dârülfünun'a eleştiri ve öneriler, şu noktalar üzerinde toplanmıştır.
Dârülfünun yönetmelikleri, öğretim üyelerinin nasıl seçileceklerini,
nasıl çalışacaklarını açıkça belirlediği halde; bugünkü müderrislerin çoğu
yönetmeliklere uymadan seçilmiştir.
Dârülfünun, bilimsel bir şekilde çalışmıyor. Müderrisler, yabancı dil
bilmiyorlar. Derslerinde ve eserlerinde bilimsel bir ciddiyet yoktur.
Öğrenciler arasında ve öğrencilerle başka kurumlar arasında bir çok
olaylar çıkmaktadır. Tam bir disiplin yoktur.
Dârülfünun, içinde bulunduğu toplumun ihtiyaçlarını bilmiyor. Toplumla
uyum içinde değil; sosyal bir hizmette bulunmuyor.
Dârülfünun, yeni devlet zihniyetiyle ve Cumhuriyet kurumları ile muvazi
değildir.
Çok geniş bir Program Kongresi yapılmalı, ayrıntılı programlar burada
belirlenmelidir.
Dârülfünun müderrisi yetiştirilmiyor. Bunların bilimsel derecesini
belirleyecek bir makam yok. Bunlar, lisans ve doktoralarını bilimsel bir
kurul huzurunda vermelidirler.
Saltanat, Hilafet, Şer'iye Vekâleti, şer'î mahkemeler ve medreseler
hakkında kökten kararlar alan TBMM, Dârülfünunda da aynı yolu izlemelidir.
Bilimsel ve idarî özerkliği kaldırılmalı; Mülkiye Mektebi tarzında idare
edilmelidir.
Üniversite özerkliğini devlet verirse, bu bir laftan ibaret kalır.
Üniversite bunu kendi hakketmelidir. Bizim Dârülfünunumuz bunu bir müktesep
hak gibi görmemeli, kendi kazanmalı, anlamalı ve göstermelidir.
Dârülfünun öğrencilerinin seviyesi, 1914 yılındakilerden, lise seviyesinden
daha âşağıdır. Oysa Dârülfünun, müderris ve öğrenci seviyesiyle ölçülen
bir kurumdur.
Dârülfünun, yalnızca bütçesini daha iyi duruma getirmek için, bir kaç
ay içinde çalakalem kitaplar yazıyor ve dergiler çıkarıyor.
Dârülfünun tümden tasfiye edilmeli; bu kurumdan bir kaç kişi değil
hepsi atılmalıdır. Avrupa'dan örgütçü uzmanlar getirtilerek, üniversite
yeniden kurulmalıdır.
Bugünkü Dârülfünun'dan hayır beklenemez. Türk Dârülfünunu'nu Cumhuriyet,
Ankara'da kurmalıdır. Türklüğün, kültür ve bilim merkezi olacak bu kurum,
20-25 yılda ancak kurulabilir.
Bu arada, İstanbul Dârülfünunu, savaş yıllarında bir şey yapılamadığını, Cumhuriyet yıllarının başında ise bütçelerinin "bir lise bütçesi" kadar küçük tutulduğunu söyleyerek bir iş yapılamadığını, ancak 1924 yılında bütçenin artmasıyla yeni âletler alındığını, binaların onarıldığını ve 200.000 ciltlik bir kütüphane kurulduğunu belirtiyordu. Eskiden beş-altı binası olan Dârülfünun, şimdi 18 binayı yönetiyordu. Fazla olmamakla beraber, öğrenci sayısı da artmıştı. Yapılması plânlanan pek çok işler, parasızlık yüzünden yapılamıyordu.
Oysa son zamanlardaki bazı olaylar bahane edilerek Dârülfünunun özerkliğinin kaldırılması ve Maarif Vekâletine bağlanması; hattâ buranın tümden kapatılarak ödeneği ile Avrupa'ya öğrenci gönderilmesi isteniyordu. Her yıl bütçe görüşmeleri sırasında bu tartışmalar alevleniyor, Meclis'e çeşitli önergeler veriliyordu. Dârülfünun Emini İsmayıl Hakkı Bey ise, saltanatın verdiği özerkliği Cumhuriyetin alamayacağını, özerkliğin ilgası konusunu ise hiç tartışmayacağını söylüyordu.
Eğer Dârülfünun'un mali özerkliği isteniyorsa, bunu zaten kullanmıyordu. Kaldı ki, bu da bütçe ile geri alnabilirdi. Emin, tarihin ve inançların inkâr ettiği bir hayatı Dârülfünun'un yalnız başına kurduğunu, kadın ve erkekleri aynı dershanede okuttuğunu belirtiyor, "Beş yıldan beri çirkin bir şey oldu mu?" diye soruyordu. Son zamanlarda iki fakültenin öğrencilerinin kavgasıyla ilgili tahkikat yapılıyordu. İsmayıl Hakkı, "Tahkikat bitmeden, sizin heyecanınızı yatıştıralım diye üç beş gencin kanına mı girelim?" diyordu.
Bakanlık, Dârülfünun müderrislerinin bilimsel eseler vermesini istiyordu. Fen Fakültesinde ıslahat yapılması ve Tıp Fakültesinin İstanbul tarafına nakli de, bu yılların sürekli tartışılan konuları idi. Bütçe dolayısıyla Dârülfünun'un çok eleştiilmesi üzerine İsmayıl Hakkı Bey Eminlikten istifa etmiş, böylece eleştirilerin önü bir parça alınmış, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey, Dârülfünun'u ziyaret etmiştir. Bakan, Dârülfünun incelemeleri sonunda Dârülfünun'un çok genç olduğunu, çok eksikleri olduğunu, ama kısa zamanda yükselerek millî hayat için rehberler yetişteceğini, müderrislerin bilimsel eaerler yazacaklarını belirterek; gelecek yıllarda Dârülfünun'dan ıslah edici, uyandırıcı, yükseltici bir fazla mesai beklediğini söylüyordu. Ona göre, bir milletin medenî kabiliyetini ve hayat kudretini en yüksek derecede temsil eden üniversitelerdi. Bu nedene Dârülfünun, diğer Avrupa üniversiteleri düzeyine çıkartılacaktı.
Dârülfünun müderrislerinin, "İrşad Heyetleri" adıyla gruplar halinde Anadolu'nun çeşitli yerlerine giderek orada halka konferanslar vermesi kararlaştırılmış ve 1928 yılına kadar da uygulanmıştır.
Dârülfünun'u eleştirenler, propaganda yaparak, bir kaç öğrenci atarak, uydurma bir kaç kitap ve makale yazarak her yıl bu meselenin kapatılıdığını; ıslahata müderrislerden başlamak gerektiğini belirtmeye devam etmişlerdir.
Daha sonraki yıllarda Dârülfünun kendi bünyesinde bazı ıslah çalışmaları yapmaya, bir Üniversite Kânunu hazırlamaya girişirken; Yeni Türk Üniversitesinin nasıl olması gerektiği çok çeşitli yönlerden tartışılıyordu.
Necati Bey,1926 yılında Muallimler Birliği Kongresinde; Dârülfünun'un bütün şûbelerinin "bir aşk ve hevesle çalıştıklarını" açıklıyordu. M. Necati, Bakan olunca yayınladığı ilk genelgesinde de Dârülfünun hakkında şöyle diyordu:
"Dârülfünunumuzun velâyet-i ilmiyesinin takviyesi ve milletimizin müstesna kudretinin ilim sahasında da tecellisi hususundaki teşebbüslere kuvvetle zâhir olacağım."
Dârülfünun'un öğrenci seviyesini yükseltmek için İcra Vekilleri
Heyeti 1926 yılında, yüksek okullara lise mezunu olmayanların kabul
edilmemesini, ancak ülkenin doktor ve mühendis ihtiyacının fazla olması
dolayısıyla, yalnızca bir yıl için buralara lise çıkışlı olmayanların da
sınavla kabul edilmesini kararlaştırıyordu.
Ankara'da ise, Hukuk Mektebi kurularak, gelecekteki Ankara Üniversitesi'nin
ilk temelleri atılmış oluyordu.
Türk dili için Arap harflerinin yetersizliğine ve ıslah edilmesi gerektiğine ilk işaret edenler 1862-1863'lerde Münif Efendi (Paşa) ve Azerbaycanlı Ahundzâde Feth-Ali'dir.
Daha sonraları artık üzerinde devamlı olarak durulan bir konu haline gelen yazı tartışmasının itici gücü, eğitimdeki başarısızlık ve verim düşüklüğü olmuştur. Bunun çözümü olarak bazılarınca öğretim metodlarının değiştirilmesi, bazılarınca da yazının ıslah edilmesi istenmiştir.
Yazı tartışmalarının ta başlangıcından itibaren Arap harflerinin ıslah edilmesi önerilerinin karşısına Lâtin harflerinin kabul edilmesi önerisi çıkartılmıştır. Ama İkinci Meşrûtiyet dönemine kadar Lâtin harflerinin kabul edilmesi önerisi açıkça ileri sürülmemiştir. İkinci Meşrûtiyet döneminde yazı sorunu etrafındaki tartışmalar başlıca şu öbeklerde toplanabilir:
a) Arap harflerinin ıslah edilmesi taraftarları: Bunlar sorunu bir imlâ
sorunu olarak ele almışlar ve bazıları Arapca ve Farsça kelimeleri kendi
kuralları, Türkçe kelimeleri ve kendi belirleyeceğimiz kurallar içinde
yazmamızı önermişlerdir. Bu öbktekilerden bazıları da Türkçe yazılacak
bir metinde, bütün kelimelerin Türkçe için belirlenecek kurallara göre
yazılmasını istemişlerdir. Bunlar, Türkçenin doğru yazılması için "hareke-i
resmiye" yerine "hareke-i harfiye" kullanılmasını harflerin, ayrı ayrı
yazılmasını ("huruf-u munfasıla") vs.. önermişler; bu şekilde hazırlanmış
alfabelerle kitaplar ve gazeteler çıkarmışlar, hatta Enver Paşa zamanında
ordu yazışmalarında bir ara kullanmışlardır.
b) Arap harflerinin bırakılarak tamamen Lâtin harflerinin kabul edilmesini
savunanlar: Hüseyin Cahit, Celal Nuri, Dr. Abdullah Cevdet ve Kılıçzade
Hakkı gibi bir grup aydın yazar da bu görüşü savunmuşlardır.
Lâtin harflerine karşı çıkanların bazıları Arap harflerinin kutsallığını, bazıları da eski kültürün kaybolacağını ileri sürmüşlerdir. Lâtin harflerini savunanlar ise Arap harflerinin dinen bir kutsallığı olniadığını, Türkçenin bu yazı ile yazılamayacağını, Lâtin harflerini er geç kabul edeceğimizi, onun için bir an önce, cesaretle kabul etmemizi istiyorlardı.
Yazı sorununu çözmek için ilk resmî girişim 1909'da Maarif Nezaretinde bir "İmlâ Komisyonu" kurularak yapıldı. 1914 yılında ise Sarf, İmlâ ve Lûgat Encümenlerinin yanı sıra bir de "Istılahat-ı İlmiye Encümeni" kurularak, çalışmalar ve yayınlar yapılmıştır. Bunların dışında 1911'de "Islah-ı Huruf Cemiyeti", 1912'de "Islah-ı Huruf Encümeni" gibi dernekler kurulmuş, hattâ bu sonuncusu 1912 yılında bir "Islah-ı Huruf Kongresi" bile düzenlenmiştir.
Bu tartışmalar, Birinci Dünya Savaşı yıllarında da gerek "imlâ", gerekse "Elifba" sorunu olarak tartışılmaya devam etmiştir.
1922 yılında Azerbaycan hükûmeti Lâtin esaslı bir yazıyı kabul ettiği
sırada, Mustafa Kemâl Türkiye'de Lâtin yazısını almanın daha zamanı gelmediğini
söylüyordu. Ama M. Kemâl, ilerde savaşı kazandıklarında Lâtin harflerini
kabul edeceklerine dair, daha 1919'da söz veriyordu.
Eski yazı, güç ve geç öğreniliyor.
Herkes bir çok kelimeyi çeşitli şekillerde yazıyor. Bu harflerle belirli
bir yazım kuralı mümkün değildir.
Bu harfler yüzünden yabancılar Türkçeyi öğrenmeye rağbet etmiyorlar.
Azçok öğrenim görmüş olanlar bile bir yazıyı yanlışsız okuyamıyorlar.
Yayınları, sınırlı kişiler okuyor. Eğitim yaygınlaşamıyor.
Lâtin harflerine karşı olanlar ise bu iddiaları şöyle cevaplandırıyorlardı:
Eski harfler iki üç ayda öğrenilebiliyor. Öğrenmesi biraz daha güç ama
kullanılması kolay. Steno gibi yazılabiliyor, daha az yer tutuyor.
İmlâ farklılıkları, bilimsel bir kurulun bunları belirlememiş olmasındandır.
Bir İmla Kılavuzu çıkarılarak bu iş halledilir.
Yabancılar Türkçeye bu harfler yüzünden ilgi duymuyor deniliyor. Bu
doğru değildir. Birçok yabancı aynı harflerle Arapçayı öğreniyorlar. Öte
yandan, harflerini değiştirdi diye kaç kişi Arnavutça öğrenmeye başladı?
Bugün yazılarda bilinmeyen kelimeler doğru okunamıyor. Bunlar Lâtin
harfleriyle yazılıp da okunsa ne olacak? Eğitimin yaygın olmamasının nedeni,
konuşma dili ile yazı dilinin birbirinden farklı olmasıdır.
Bu tartışmalar sürüp giderken, devletin resmî yetkilileri hâlâ bu konuda fikirlerin olgunlaşmasını bekliyorlardı. Vasıf Bey, harflerimizin ıslaha muhtaç olduğunu, ama eğitimin yaygınlaşmamasının tek nedeninin harfler olmadığını, bunun ıslah ve değişmesinin kuru bir kararla da olamayacağını bildiriyordu. Bakan, bilim adamlarının bu hususta çalışmalarını ve tartışmalarını, ama en son kararın Bakanlık tarafından verileceğini de açıklıyordu. O sırada Maarif Müsteşarı Köprülüzâde Fuat Bey de bakanlık çalışmaları hakkında bilgi verirken, harflerin ıslah ve değiştirilmesinin bir bilim meselesi olduğunu ama kendisinin ıslâh taraftarı olduğu, değiştirmenin, zor olduğunu belirtiyordu.
Türkiye Muallimler Birliği de, 1928 Ağuatosuna kadar Lâtin harflerine karşı olmuşlar, ancak inkılâbın kesin yapılacağı anlaşıldıktan sonra "son Türkü yeni harflerle okuyup yazdırıncaya kadar" çalışacaklarına dair yemin etmişlerdir.
1925 yılında, Rumî takvim yerine milâdî takvimin kullanılmaya başlanması, bu yolda önemli bir ilerleme sayılabilir.
1926 yılında yazı tartışmaları biraz daha berraklaştı. Artık sorun tamamen Lâtin harflerinin kabul edilip edilmemesi biçimine girdi. Lâtin harflerinin kabul edilmesi büyük bir ihtimal kazandığından Türk dili ile Lâtin harflerinin uyumu araştırılmaya başladı.
Bu arada Bakû Türkiyat Kongresinde de alfabe sorunıı tartışıldı ve bazı kararlar alındı. O sırada özbekistan, Lâtin harflerini çoktan kabul etmiş ve eğitimde de hayli mesafeler almıştı.
1926 yılındaki tartışmalarda Akşam gazetesinin düzenlediği "Lâtin harflerini kabul etmeli mi, etmemeli mi?" anketi, bu konuda kamuoyu oluşturmaya yardım etti.
Lâtin harflerinin kabul edilmesine karşı olanlar, çeşitli gazetelerin yanı sıra "Türk Yurdu", "Millî Mecmua" gibi dergilere de fikirlerini söylemişler, çeşitli kitapçıklar yayınlamışlardır.
1927 yılında Lâtin harfleri, Sovyetler Birliğindeki Türkler arasında
önemli gelişmeler sağlarken, TBMM Başkanı, Lâtin harflerini kabul etmenin
zaruri olduğunu bildiriyordu. Gene 1927 yılında reçetelerin de Lâtin harfleriyle
yazılması kararlaştırılıyordu.
Bu arada TBMM de, Türkiye'de artık uluslararası rakamların kullanılması yasasını çıkarıyordu. Böylece yazının önemli bir kısmını oluşturan rakamların Lâtinceleştirilmesi, yazı inkılâbının önemli adımlarından biri oldu.
Meclis'te rakamlar yasası görüşülürken, hükûmetten "Beynelmilel harflerin ne zaman kabul edileceği" sorulmuş, hükûmet temsilcileri de herşeyin bir sırası olduğunu; milletlerarası tarihin kabulü sırasında da rakamların ne zaman kabul edileceğinin sorulduğunu, ama hepsinin sırayla olduğunu söylemişlerdir. Mustafa Necati de yazı sorununun "Medeniyet âleminin kabul etmiş oduğu esaslar dahilinde" çözümleneceğini, Bakanlığın bu işi halletmek için uzmanlardan bir komisyon kurduğunu, bunun uygulanır hale getireceği harflerin hemen Meclis'e sunulacağını söylemiştir. Hem rakamlar yasasının Meclis'te görüşülmesi sırasında, hem de Maarif Vekâletinde kurulan yarı resmî geçici Dil Komisyonundaki çalışmalardan, Lâtin harflerinin kabul edileceği iyice belli olmuştu. Artık herkes Lâtin harflerinden bahsediyor, sorun tamamen Lâtin harfleri etrafında tartışılıyordu. Türkiye'deki bu tartışma ve çalışmalar Avrupa'da da takdirle karşılanıyor, destekleniyordu.
Başvekalet'in 29 Mayıs 1928 tarihli emri gereğince Maarif Vekâleti, Haziran ayı ortalarında, "Lâtin harflerinin lisanımızda sûret ve imkân-ı tatbikini" incelemek üzere resmen bir "Dil Encümeni" kurdu. Bu komisyon Fransız, Alman, İngiliz, İtalyan, Macar gibi Lâtin alfabesini esas alan bir çok milletin alfabesini inceledi. İlk toplantısını 26 Haziran 1928'de Gazi Mustafa Kemâl'in, başkanlığında yapan bu komiayonun 14 üyesi vardı. Komisyon, Ağustos başmda 41 sayfalık bir "Elifba Raporu" verdi.
Komisyonun bu olumlu raporu üzerine M. Kemâl, 8 Ağustos 1928 akşamı Gülhane Parkında Cumhuriyet Halk Fırkası'nın düzenlediği halka açık bir toplantıda yazı inkılâbını halka şöyle duyurdu:
"Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için Yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Bizim güzel ahenktâr, zengin lisanımız, yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak ve bu lüzumu anlamak mecburiyetindeyiz, Lisanımızı muhakkak anlamak istiyoruz. Bu yeni harflerle behemehal pek çabuk bir zamanda mükemmel bir surette anlayacağız. Anladığımızın asârına yakın zamanda bütün kainat şahit olacaktır. Ben buna kat'iyetle eminim, siz de emin olunuz."
M. Kemâl, nutkunu bu noktada keserek, o gece duyduğu hisleri yeni Türk harfleriyle bir kâğıda yazıp yanındaki Falih Rıfkı'ya okutmuş; daha sonra inkılâbın hedefini de şöyle göstermiştir:
"Çok işler yapılmıştır, ama bugün yapmaya mecbur olduğumuz, son değil, lâkin çok lüzumlu bir iş daha vardır. Yeni Türk harflerini çok çabuk öğretmelidir. Her vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanperverlik, milliyetperverlik vazifesi biliniz. Bu vazifeyi yaparken düşününüz ki, bir milletin, bir heyet-i içtimaiyenin yüzde onu, yirmisi okuma yazma bilir; yüzde seksen doksanı bilmez; bu ayıptır. Bundan insan olanlar utanmak lâzımdır."
Türk milletinin utanmak için değil övünmek için yaratılmış ve tarihini övünecek şeylerle doldurmuş olduğunu belirten M. Kemâl, okuma-yazma bilmeyenler orannının yüksek olmasının kabahatinin Türkün seciyesini anlayamayarak, zincirlerle onun kafasını saranlarda olduğunu açıklamıştır. Geçmişin hatalarını kökten temizleyeceklerini, düzelteceklerini açıklayan ve bunun için bütün yurttaşların çalışmasını isteyen M. Kemâl, konuşmasını şöyle bitirmiştir:
"En nihayet bir sene, iki sene içinde bütün Türk heyeti-i içtimaiyesi yeni harfleri öğreneceklerdir. Milletimiz, yazısıyla ve kafasıyla bütün âlem-i medeniyetin yanında olduğunu gösterecektir."
Gülhane Parkındaki bu nutuktan sonra yeni Türk harflerinin öğretilmesi konusunda Dolmabahçe Sarayı'nda dersler verilmeye başlanmıştır. 11 Ağustos 1928'de yapılan ilk derse Cumhurbaşkanlığı maiyet memurları, milletvekilleri ve bazı ileri gelenler katılmıştır. 25 Ağustosta yapıları ikinci derse de genellikle milletvekilleri katılmışlar, "Yeni Alfabe"den okuma alıştırmaları yapmışlardır. 29 Ağustosta yapılan üçüncü derse şair ve yazarlarla devlet ileri gelenleri katılmışlardır. Bu üçüncü ders daha çok bir "konferans"a dönüşmüş, tartışmaların sonunda Başbakan İsmet Paşa bir nutuk söylemiştir. Başbakan konuşmasında, Gazi Paşa'nın Lâtin harfleri mücâdelesini, Türk milletini, Türk irfanını, onun kurtulmasını düşünerek açtığını belirtiyor; eğitimde karşılaşılan zorluklar üzerinde durarak şöyle diyordu:
"Efendilerim! Bütün bu müşkülat Arap harfleri yüzündendir. Harf mes'elesi bütün milletler için mühimdir ve Türk milleti de nihayet kendi harflerini bulmuştur. Dil Encümeninin bütün faaliyet ve dikkatini teksif ederek bulduğu harfler (...) tamamen Türktür ve bütün dünya milletleri buna "Türk Elifbası" demekte tereddüt etmiyecektir."
Milleti cehaletten kurtarmak için varılan bu sonuçtaki harflerin bir komisyonca geçiş dönemi yazısı olarak hazırlandığını belirten Başbakan, komisyona Arap harflerinin terkedilip Lâtin esasından alınan yeni Türk harflerinin kabulü, komisyonun belirlediği alfabenin kesin olduğu ve gramer ve yazım kurallarının ilerde millî zevke göre gelişeceğini içeren üç maddelik bir önerge sundu ve Mustafa Kemâl'in oyladığı bu önerge, oybirliği ile kabul edildi.
Atatürk'ün bu konuda gösterdiği yoğun çalışma, herkesin takdirini kazandığı gibi, herkese büyük bir azim ve sorumluluk da yüklemişti. Necati Bey "Ben Cumhurbaşkanı hazretlerinin bu hususta gösterdiği çalışmalar karşısında hakikaten utandım. Ancak, bütün teşkilâtımızla beraber ona yetişmeye, onun bu hususta açmış olduğu yolda gayret sarfederek muvaffak olacağımıza inanıyorum" diyordu.
Bıı işaretler üzerine yurdun, her yanında bu harfleri öğretecek kurslar açıldı, gazeteler 1928 Eylülünden itibaren bazı sayfalarını yeni harflerle düzenlemeye ve giderek yeni harflerle basılan sayfa sayısını arttırmaya başladılar. İstanbul Dârülfünunu, yeni harfleri destekleyen bir dizi konferans düzenlediği gibi, Necati Bey'in harf seferberliği isteyerek açtığı Türkiye Muallimler Birliği Kongresi de yeni harfleri benimsedi. Medresetü'l-Hattatîn, yeni harfleri öğretmek için kurs açtı. Devlet daireleri yeni harflerle yazışmaya, dilekçeler yeni harflerle verilmeye başlandı.
Mustafa Kemâl ise, bir yandan gazetecilere mektuplar göndererek, konuşmalar yaparak yeni Türk yazısının halka hızla öğretilmesi gerektiğini vurgularken kendisi de bu inkılâbı yasa haline getirmeden önce halka anlatmak ve halkın da desteğini almak için Ağustos ve Eylûl ayları boyunca Tekirdağ, Bursa, Çanakkale, Eceabat, Gelibolu, Sinop, Samsun, Amasya, Turhal, Tokat, Sivas ve Kayseri'yi kapsayan çok uzun bir yurt gezisine çıktı.
Gazi Paşa, Tekirdağ'ında önce Vilayette bir karatahta başında halka iki saat yeni harfler dersi vermiş, sonra sokaklarda, dükkânlarda halktan bu yeni harfleri öğrenmelerini istemiş, sınava çekmiş, yeni harflerin kolaylıklarını göstermiştir. İstanbul'a dünüşte verdiği demeçte ise şunları söylemiştir:
"Henüz ortada selahiyattar makamatın tasdikinden geçmiş bir rehber olmadan ve henüz mektep muallimleri delâlet faaliyetine geçmeden, yüce Türk milletinin hayırlı olduğuna kanaat getirdiği bu yazı meselesinde bu kadar yüksek şuur ve intihal ve bilhassa istical göstermekte olduğunu görmek, benim için cidden büyük bir saadettir."
M. Kemâl, Tekirdağı'nda öğretmenlik yaparak halka yeni harfleri öğretirken, Mustafa Necati de Ankara'da Muallimler Birliği Dördüncü Kongresinde
"(...), çünkü bu hareket yürümüştür. Bu hareketle birlikte yürüyen, hattâ onun önünde koşmayan muallim âtıl kalmış, vatanî, meslekî vazifesini yapmamış demektir. Vazife sizi davet ediyor."
diyordu. Amacın, bütün ülkede herkesi okur-yazar yapmak olduğunu bildiren Bakan, öğretmenlerin yeni yazı konusundaki görevlerini de şöyle bildiriyordu:
"Efendiler! Zannetmeyiniz ki, yalnız mekteplerin içinde çalışmakla, yalnız talebe yetiştirmekle vazifenizi tam ve şâmil bir sûrette yapmış olursunuz. En büyük vazifeniz halkı okutmak, halka yeni harflerle okuyup yazmayı öğretmektir. Vazifeniz bütün memlekete şâmildir."
M. Kemâl, 26-27 Ağustos 1928 gecesi Marmara Denizindeki yat gezisi sırasında telsizle yayınladığı bir nutukta ise şöyle diyordu:
"Bu kuvvetli hatırama güvenerek beyan edebilirim ki, bugün yeni Türk harfleriyle cehalete karşı açtığımız mücâdelenin, yarın millet için 26 Ağustos zaferinden daha yüksek ve geniş saadet neticeleri getireceğini muhakkak görüyorum."
Gene bu yat gezisi sırasında, camilerdeki kutsal isimlerin hangi harflerle yazılacağını soran bir telgraf üzerine de, harf inkılâbının milletin bir arzu ve talebi olduğu, kimsenin, hattâ kendisinin bile milleti hiçe sayarak bir şey yapmayacağını söylemiştir. Türk milleti, bunca bin yıllık hayatında kendisinde açılan yaraları tedavi etmek için uzun adımlarla kurtuluş arıyor. Böyle bir anda milletin önüne çıkmak isteyenleri, millet ezecektir. Bunda bir engelle karşılaşırsa, kendisi ve arkadaşları tereddütsüz milletin fedaileri olacaklardır.
Gazi M. Kemâl, 27 Ağustos 1928'de sabah Mudanya halkına yeni harfleri öğrenmelerini, dönüşte kendilerini sınava çekeceğini söyleyerek Bursa'ya geçmiştir. Bursa hükûmet konağında şehrin ileri gelen yöneticilerini yeni harflerden sınav yapan Gazi, buradakilerin hepsinin yeni yazıyı öğrenmiş olduklarını görmekten çok memnun olmuş, dönüşte de Mudanya'da, yeni yazı ile yazılmış afişler ve pankratlarla karşılanmıştır.
M. Kemâl, 1 Eylûl 1928 tarihinde yaptığı Çanakkale gezisinde de halka ilk önce "Yeni Türk harflerini öğrendiniz mi?" diyen sormuş, her yerde olduğu gibi burada da, bir salonda siyah tahta önünde halka yeni yazı dersi vermiş, sınav yapmıştır. Eceabet'a da aynı amaçlı bir gezi yapıldıktan sonra, 15 Eylûl'de Sinop'a gidilmiştir. Mustafa Kemâl burada da önce Yatı Mektebi dershanesinde ve bahçesinde, Vilayet ileri gelenlerini, öğretmenleri ve halkı sınav yapıp ders verdikten sonra, akşam da Belediye Parkı'nda yeni Türk harfleri, Türk İmlâsı, Türk dilinin zenginliği, Türk tarihinin eskiliği ve dünya üzerindeki yeri hakkında konuşma ve sohbetler yapmış; Türk tarih tezi tartışmalarının başlangıç noktası olan Yusuf Ziya — Köprülüzâde Fuat Bey tartışmalarında Yusuf Ziya Bey'i destekleyici bir şekilde konuşmuştur.
Ertesi gün Samsun'a geçen "Yeni Elifba hocası" Gazi, burada Başvekil ve Sıhhıye Vekili tarafından karşılanmış, burada kaldığı iki günlük süre içinde yazı dersleri vermiş, halktan acele yeni harfleri öğrenmelerini istemiştir.
Samsun'dan özel treni ile Anadolu içlerine hareket eden M. Kemâl, Amasya tren istasyonunda, Tokat vilayet binasında, Sivas hükûmet meydanında, Şarkışla'da, Kayseri parti binası önünde halka ders vermeye, sınav yapmaya devam ederek 21 Eylûl 1928'de Ankara'ya dönmüştür. Ankara'ya döndükten sonra da milletine şöyle teşekkür etmiştir:
"Türk milletinin, hayırlı olduğuna kanaat getirdiği bu yazı meselesinde, bu kadar yüksek şuur ve intikal ve bilhassa istical göstermekte olduğunu görmek benim için cidden büyük bir saadettir."
Başvekil İsmet Paşa da, Anadolu izlenimlerini anlatan demecinde şöyle demiştir:
"Bu, câhil kalmaktan mütevellit bir sıkıntı içinde bunalmış büyük bir milletin kurtuluş hamlesidir. Emniyetle söyliyebiliriz ki, yeni yazıya geçmek bizim ilk önce tahmin ettiğimizden inanılmaz derecede çabuk olacak, milletin hemen okuyup yazabilecek hale gelmesi ancak birkaç seneye çıkacaktır."
Bu arada M. Kemâl, yazı öğretmek ve öğretimini kontrol etmek amacıyla yaptığı yurt gezisinde edindiği izlenimleri ve halkın kavrayamadığı bazı yazım hususlarının nasıl düzeltilmesi gerektiğini Başvekalet'e bir mektupla duyurmuştur. Başbakan da bunları bir genelge ile tüm yurda duyurmuştur.
Bu arada, Türkiye'nin yaptığı bu yazı inkılâbı, bütün Avrupa basınında takdirle karşılanmıştır. Maarif Vekâleti de yeni harflerin okullarda nasıl uygulanacağı hususunda genelgeler yayınlar, gazeteler sayfalarının bir kısmmı yeni yazı ile okuma-yazma öğretmeye ayırır, düşünürler yeni yazı ile doğru yazma yollarını araştırır, öteden beri açılması plânlanan Halk Dershanelerinin okuma-yazma öğretmek amacıyla "Millet Mektepleri" haline getirilmesi çalışmaları yapılırken, TBMM'nin açılması dolayısıyla yazı inkılâbını yasalaştırma çalışmalarına da başlanıldı.
Gazi M. Kemâl, 1928 yılında TBMM'ni açış konuşmasında genellikle eğitim sorunları üzerinde durmuştur. Ona göre, eğitimdeki durum ve gayretlerimiz bizi radikal önlemler alabilecek düzeye getirmiştir. Eğitimimiz her alanda doğru hedeflerini bulmuş, ilgi ve dikkatli çalışmalarla iyi sonuçlar elde edilebilecek duruma gelmiştir. Eğitim çalışmalarının ana hedefleri fiilen genel ve zorunlu ilköğretim, ülkede eğitim birliği, ortaöğretimin belirli noktalarda toplanıp kolaylaştırılması, meslek eğitiminin her kademesinin ülkemizde yapılmasıdır. Gazi, daha sonra, her gelişmenin temelinin okuma-yazma olduğunu, Türk milletine de kolay bir okuma-yazma anahtarı vermek gerektiği, bunun da Lâtin esasından alınan Türk alfabesi olduğunu, üstelik bunun Türk diline de uygun olduğunu belirterek şöyle devam etmiştir:
"Büyük Millet Meclisi'nin kararıyla Türk harflerinin kat'iyet ve kânûniyet kazanması, bu memleketin yükselme mücâdelesinde başlıbaşına bir geçit olacaktır. (...) Efendiler! Türk harflerinin kabulüyle, bu memleketin bütün vatanını seven yetişkin evlatlarına mühim bir vazife tevcih ediliyor. Bu vazife; milletimizin kâmilen okuyup yazma için gösterdiği şevk ve aşka bilfiil hizmet ve yardım etmektir. Hepiniz hususî ve umumî hayatımızda rastgeldiğimiz okuyup yazma bilmeyen erkek, kadın her vatandaşımıza öğretmek için tehalük göstermeliyiz. (...) Hiç bir muzafferiyetin hatlarıyla kıyas kabul etmeyen bir muvaffakiyetin heyecanı içindeyiz. Vatandaşlarımızı cehaletten kurtaracak bir sade muallimliğin vicdanî hazzı mevcudiyetimizi işba etmiştir."
1 Kasım 1928'de TBMM'nin üçüncü devre ilk oturumunda yazı yasası hemen ele alındı. Sür'atle 15 kişilik bir geçici komisyon kuruldu. Komisyon da, toplantılarını derhal yapıp yasa tasarısının aynen kabul edilmesi kararını, Meclis Başkanlığına bildirmiştir. Hükûmet başkanı İsmet Paşa, yasa tasarısını Meclis'e sunarken yaptığı konuşmada yeni yazı girişiminin, milleti bilgisizlikten kurtarma girişimi olduğunu, milletin yeni harflerle ne kadar kolay okuma-yazma öğrendiğinin görüldüğünü belirtmiştir. Ona göre, hiç bir yasa tasarısı Meclis'te görüşüldüğü sırada uygulanacağından, herkesce candan kabul edileceğinden bu kadar emin olunmamıştır. Bunun nedeni, yeni harflerin büyük bir ihtiyaca cevap vermesi ve yurdun her tarafında işlenmesidir. Yeni harflerin milletçe bu kadar iyi karşılanmasının nedeni, milletin bir an önce okuma-yazma öğrenerek bilgisizlikten kurtulma arzusu ve yeni yazının kolay olmasıdır. Bu kolaylıktan hakkıyla yararlanmak için hükûmetin ciddî çalışmalar yapacağını açıklayan Başbakan, sözlerine şöyle devam etmiştir:
"Hükûmet, bütün memlekette Millet Mektepleri halinde, işinde, tarlasında, fabrikasında çalışan vatandaşların ayaklarının ucuna getirilen, kolaylıkla öğretecek muallimlerle, kolay tedarik olunacak vasıtalarla bu yeni alfabeden tamamıyla istifade etmeleri için bütün mesaisini sarfedecektir. Bu mücâdeleyi muvaffakiyetle neticelendirmek için vazife münhasıran, hakikaten kendileriyle iftihar ettiğimiz muallimlerin değildir. Memurlarımız ve bu memleketin bütün münevver evlatları bu sene, gelecek sene ve birkaç sene zarfında bu alfabe ile vatandaşların tamamen okuyup yazması için ellerinden geleni ifa edeceklerdir."
Yeni Türk harflerinin kabul ve uygulanması yasa tasarısının gerekçesinde ise Arap harflerinin Türk diline uymadığı, bu harflerle Türkçe kelimelerin yazılamadığı ve yazılanların da doğru okunamadığı, böylece doğru okuma-yazmanın bir sınıfın imtiyazı haline geldiği, matbaacılık ve başka alanlarda eski harflerin çok masraflı olduğu belirtilerek, hükûmetin bir yazı sistemi hazırlattığı, bunun tecrübesinin de yapıldığı açıklanmıştır. Cumhuriyet döneminde de, Tanzimat ikilikleri gibi bir yazı ikiliği yaratılmaması için hükûmet bu inkılâbı bir yasa ile tespit etmek gereğini duymuştur.
3 Kasım 1928'de yürürlüğe giren bu yasaya göre, en geç 1929 Ocağında Devlet yazışmalarında tamamen yeni yazı kullanılacak, ancak basım işleri yüzünden bazı evraklar 1929 Haziranına kadar eski usulde yazılabilecekti. 1928 Aralığından itibaren her türlü basılı şeyler yeni harflerle yazılmaya başlanacaktı. Ancak halkın zorlukla karşılaşmaması için 1929 Haziranına kadar eski harfli dilekçeler kabul olunabilecekti. Kâtipler Türk steno yazısını öğreninceya kadar, ama en geç 1930 Haziranına kadar eski yazı ile zabıt tutulabilecekti. Yasanın 9. maddesi de şöyle diyordu:
"Bütün mekteplerin Türkçe yapılan tedrisatında Türk harfleri kullanılır. Eski harflerle matbu kitaplarla tedrisat icrası memnudur."
Gerçekten de bu yasa ile Cumburiyet, Tanzimatın hatasına düşmemiş, tüm ülkede yeni harfler kullanılmaya başlanmıştır.
Bu yasadan sonra, yeni basılacak alfabe, imlâ ve okul kitaplarının, Devlet matbaasının ve Millet Mekteplerinin harcamalarına karşılık Maarif bütçesine ek ödenek kondu.
Ayrıca, yazı inkılâbını başarıyla savunmaları için 1931 yılına kadar
gazetelere prim verilmesi hususunda da bir yasa çıkartıldı.
Mustafa Necati'nin yeni eğitim örgütünde, Bakanlıkta bir Halk Eğitimi Birimi kurması ve J. Dewey raporunda kurulması tavsiye edilen Halk Derahaneleri'ni gerçekleştirme çalışmaları, 1927 yılında ürünlerini verdi. Bakanlığın Halk Terbiyesi şubesi, "Halk Dershane ve Konferansları Talimatnamesi" hazırladı. İlk Halk dershanesi veya mektebi kuruluşları da 1927 yılı içinde gerçekleşti. Bakanlık 1928 Temmuzunda yeni bir "Halk Mektepleri Talimatnamesi" hazırladı. 1928 Eylûlünde, Halk Fırkasında, Halk dershanelerinin durumu görüşüldü. Sayıları 3.304'ü bulan bu dershanelerde 64.302 kişiye halk eğitimi çalışmaları yapılıyordu.
Yazı inkılâbından sonra ise bu dershanelerin "Millet Mektepleri" adı altında örgütlenmesi ve işlevinin daha ziyade halka yeni harfleri öğretmek olarak belirlenmesi kesinleşti. Bakanlık bir yandan yeni bir yönetmelik çalışması yaparken, bu okulların nerelerde açılacakları da tartışılmaya başlandı.
Bakanlığın hazıılayıp 24/11/1928'de yürürlüğe soktuğu yönetmeliğe göre
Millet mektepleri, yeni Türk harflerinin kolay bir şekilde okunup yazılabilmesinden
bütün milleti faydalandırabilmek ve büyük halk kitlelerini hızla okur-yazar
duruma getirebilmek için kuruluyordu. Ne eski ne de yeni yazı bilmeyen
yetişkinler dört aylık A Kurslarında; eski harfleri okuyup yazabilenler
de iki ay süreli B Kurslarında yeni harfleri öğreneceklerdi. Bu okulların
genel başkanı, Başöğretmen Gazi
Mustafa Kemâl idi. Müfettişler Eğitim Bakanlığına, o da genel başkana
bu okulların durumları hakkında rapor vereceklerdi. Okullar İlköğretim
Genel Müdürlüğü'nün Halk Terbiyesi şubesine bağlı olacak, ama bunların
nerelerde, nasıl kurulacaklarını Maarif Mıntıkaları belirleyecekti. İl,
ilçe, nahiye ve köylerde bu örgütün iyi işleyebilmesi için ne tür çalışmalar
yapılacağı, hangi öğretmenlerin ve aydınların bu okullarda öğretmenlik
yapabilecekleri, bu okulların hangi binalarda kurulacakları ayrıntılı olarak
belirlenmişti (Madde 19-25).
16-40 yaşları arasındaki vatandaşlar bu okullara devam etmeye veya dışardan sınav vererek belge almaya mecbur idiler. Öğretmeni veya okulu olmayan köylerde, köylünün boş olduğu mevsimlerde gidip, onlara yeni yazıyı öğretecek "seyyar talim heyetleri" kurulmuştu (Madde 42-43 ve Seyyar Talim Heyetleri İzahnamesi).
Ayrıca her fırsatta ve her çeşit vasıta ile halkın yeni yazıya ilgilerini çekmek, okuma-yazmanın faydalarını anlatmak için bir propaganda örgütü kurulacaktı (Madde 44).
Bu dershaneleri bitirenlere birer diploma, iyi derece ile bitirenlere birer Anayasa, her iki dershaneyi de bitirenlere çeşitli hediyeler verilecek; ticaret, ziraat ve sanayi kurslarına tercihen alınacaklardı.
Ayrıca bu kurslarda üstün çalışma ve başarı gösteren öğretmenlere para ödülü ve takdirmane verilecekti.
Maarif Vekili Mustafa Necati Bey, 2 Aralık 1928'de Valiliklere gönderdiği genelgede, Millet Mekteplerinde 1 Ocak 1929'dan itibaren derslere başlanacağını, bunun için o zamana kadar her öğretmene bir Millet Mektebi Dershanesi kurulacağını, bir kurs döneminde başarılı olamayanların öbür kursa katılacaklarını, tek öğretmenli köylerde hem A hem de B Dershanesi açılacağını vs.. bildirdikten sonra 10 Ocak 1929'daki bu işlerle ilgili sayısal bilgileri ve karşılaşılan zorlukları Bakanlığa bildirmelerini istemiştir.
Bakanın bu genelgesinden sonra, 1928 Kasım sonu ve 1929 başlarında tüm yurtta yoğun bir Millet Mektebi açma çalışması başladı.
Daha sonra Eğitim Bakanı olan İsmet Paşa da, Millet Mekteplerindeki öğretmenlere gönderdiği bir genelgeye şöyle başlıyordu:
"Büyük halaskâr Gazi Reisicumhur hazretlerinin baş muallimliği altında Millet Mekteplerinde mukaddes ve tarihî vazifene başladığın gün cehalete karşı feveran eden milletin en samimî hisleriyle karşılaşmış oldun."
İsmet Paşa, daha sonra öğretmenlere gönderilen "Türk Harflerinin Usul-ü Tedrisi" kitapçığının iyice okunmasını, Millet Mekteplerine devam eden halkın yetişkin olduğunu, ona göre davranılmasını, yazı öğretme ve okutmanın yanı sıra vatandaşlara temiz, düzenli yaşama şeklinin de gösterilmesini, okuma-yazma bilmenin faydalarını anlatmalarını istemiştir.
1929 Eylûlünde Millet Mektepleri yönetmeliği yeniden değiştirilmiştir. Bu yeni yönetmeliğin öncekilerden farkları kısaca şunlar olmuştur:
Millet mekteplerinin amacı, yalnızca yeni yazıyı öğretmek değil, insanlara, hayat ve geçiminin gerektirdiği ana bilgileri de kazandırmaktır. Bu okulların örgütü eski yönetmelikten biraz daha geniş tutulmuş, sabit ve gezici A ve B Dershanelerin yanı sıra Halk Okuma Odaları ve Köy Yatı Derahaneleri de bu işle görevlendirilmiştir. A Dershanelerinde yalnızca okuma-yazma öğretilirken, B Dershanelerinde hayat için gerekli bazı bilgiler de veriliyordu. Bu okulları Eğitim Bakanlığı idare edecekti ama yerel örgütlenmeyi Valilikler yapacaktı. Valiler yılda iki kez sayısal bilgileri ve genel düşüncelerini rapor halinde Bakanlığa bildireceklerdi.
Millet Mekteplerindeki öğretmenlere ek ücret veriliyordu. Denetim ücretini ise Vilayetlerin maarif bütçeleri karşılıyordu. Bu okullar kadınlara ve erkeklere ve karma olarak üç çeşit açılabilecekti. Cuma günü dışında her gün bir saat ders yapılacaktı. Eğer bir günde daha fazla ders yapılabiliyorsa (2 saatten fazla olmaz) öğretim günleri haftada üç güne kadar indirilebiliyordu.
Millet Mektepleri her yıl 1 Kasımda büyük ve eğlenceli törenlerle açılıyordu. Dershanelerdeki öğretim dört ay sürüyordu. Başarılı olanlara da diplomaları Mart ayı içinde veriliyordu.
Aynı prensipler içinde çalışan gezici dershanelerde öğleden önce 12-16 yaş arasındaki çocuklar, öğleden sonra ise 16-45 yaş arasındaki yetişkinler okutuluyordu.
Devlet daireleri, hademelerini, hamalları olan işletmeler hamallarını, hapishaneler mahkûmlarını, işçi çalıştıranlar işçilerini okutmak zorunda idiler. Bunlar, ücretlerini kendileri ödemek şartıyla yerel eğitim yöneticilerinden öğretmen isteyebiliyorlardı.
Millet mektepleri yönetim kurulları, bu okullara ilgi çekmek ve bunu devamlı tutmak için aydınlatma ve teşvik çalışmaları yapıyorlardı.
Bu okullara devam etmeyen ve belge almayan yurttaşlar, bazı seçim haklarını yitirdikleri gibi, ayrıca belirlenecek bir para cezasını da ödeyeceklerdi.
Millet Mektebi sınavlarına girebilmek için 2/3 devam mecburiyeti vardı.
Türk Ocakları da kendi aydın üyelerini öğretmen yapmak şartıyla A ve B Dershanesi açabiliyorlardı.
Millet mekteplerinin B Dershanelerinde mükemmel bir okuma-yazmanın yanı sıra hesap ve ölçüler, sağlık bilgisi ve yurt bilgisi de anlatılıyordu. Bu dersler, Cumhuriyet yönetimine iyi vatandaş kazandırmada hayli etkili olan derslerdi.
Devlet hizmetinde görev yapan herkesin bu dershanelerden belge alması zorunlu tutulmuştur. Hattâ bu hizmetlilerin memur kesimi daha 8-25 Ekim 1928 tarihleri arasında yeni harfleri okuma-yazmadan sınava çekilmişti.
Millet mekteplerini bitirenler, halka gereksinme duyduğu konularda meslekî ve fennî bilgiler veren Halk Dershanelerine ve bunların yanı sıra açılan dil, ticaret ve sanat kurslarına katılabiliyorlardı. Millet Mektepleri, başlangıçta inkılâbın coşkusuyla halka yalnızca okuma-yazma öğretmeyi amaçlayan bir örgüt olarak ortaya çkımış, daha sonra nerdeyse zorunlu ve genel halk eğitimini amaçlamıştır. Millete sosyal hayatla, yeni yönetim biçimiyle ilgili bilgilerin, yanı sıra iş hayatında, aile hayatında, diğer insanlarla ilişkilerinde pratik ve teorik bilgiler kazandırılmıştır.
1927-28'de Halk Dershaneleri olarak açılan bu okullar, 1928-35 arası Millet Mektepleri, 1936-1950 arasında da Ulus Okulları adıyla çalışma yapmışlardır. Ancak sayısal durumunun da gösterdiği gibi, 1928-1929 yıllarından sonra etkinliği gittikçe azalmış, ruhu gittikçe sönmüş bir kurum olmuşlardır. Bu nedenle, 1928 yazı inkılâbının bir parçası olarak, eğitim inkılâpları dönemi içinde değerlendirilmişlerdir.
Millet Mekteplerinin en objektif değerlendirmesi, belge verdiği vatandaş sayısı ve Türkiye'nin okur yazarlık oranını ne kadar yükselttiği açısından yapılabilir. 1928-1935 devresinde, Millet Mektepleri örgütü içinde erkekler için 33.560, kadınlar için de 12.853 olmak üzere toplam 47.828 A Dershanesi açılmıştır. A Dershanelerinde toplam olarak 2.092.392 kişi ders görüp, 970.140 kişi belge almıştır. Burada dikkatimizi çeken şey, başarı oranının çok düşük olmasıdır. Ayrıca 116.119 kişi de dışardan A Dershanesi sınavına girerek belge almıştır. B Dershanelerinde ise 380.955 kişi devam etmiş, 240.982 kişi belge almış; ayrıca 26.914 kişi de dışardan sınava girerek bu dershanenin belgesini almıştır.
Genel olarak bakıldığında, A Dershaneleri B Dershanelerinden, kadınlar da erkeklerden daha başarısız olmuşlardır. Ayrıca şehirlerdeki kurslar köylerdekinden daha başarılı olmuşlardır. Ancak okuma-yazma gibi bir alanda, bu başarı yüzdeleri çok düşüktür.
1927 ve 1935 yıllarında okuma-yazma bilenler oranı
| Yıllar | Kadın % | Erkek % | Genel % |
| 1927 | 4 | 17.4 | 10.7 |
| 1935 | 10.5 | 29.3 | 19.9 |
| Artış | 6.5 | 11.9 | 9.2 |
Okuma-yazma oranlarına bakıldığında, gerek yazı inkılâbından
gerekse büyük törenler ve vaadlerle başlatılan okuma-yazma seferberliğinden
beklenilen amaca ulaşılamadığı görülmektedir. Bu seferberlik başlatılırken
Türkiye'de herkesin bir kaç yıl içinde tamamen okuma-yazma öğreneceği iddia
ediliyordu.
1928-1935 Yılları Arasında Millet Mektepleri Hakkında Genel Sayısal
Bilgiler
(Kaynak: Millet Mektepleri Faaliyet İstatistiği)
| . | . | . | Köyler | . | . | Şehirler | . | Genel |
| . | Erkek | Kadın | Toplam | Erkek | Kadın | Toplam | Toplam | |
| Dershane | A | 23748 | 4678 | 32403 | 9812 | 4198 | 14010 | 46.413 |
| sayısı | B | 4678 | 1121 | 5799 | 4401 | 1101 | 5502 | 11.310 |
| Öğretmen | A | 25848 | 3426 | 29274 | 9025 | 4923 | 13948 | 43.222 |
| sayısı | B | 2955 | 497 | 3452 | 3518 | 1623 | 5141 | 8.593 |
| Kayıtlı öğrenci | A | 998331 | 480361 | 1478692 | 346243 | 298457 | 644700 | 2.092.392 |
| sayısı | B | 142193 | 42323 | 184516 | 130718 | 65641 | 196359 | 380.955 |
| Belge alanı | A | 493706 | 160136 | 653845 | 190852 | 125443 | 316295 | 970.140 |
| öğrenci sayısı | B | 90902 | 24737 | 115639 | 84200 | 41143 | 125343 | 240.982 |
| Başarı | A | 49.9 | 33.3 | 41.6 | 55.1 | 42.0 | 48.6 | 46.4 |
| oranı %ı | B | 64.0 | 58.8 | 61.4 | 64.9 | 63.2 | 64.0 | 63.4 |
| Dışardan belge | A | 28996 | 11347 | 40343 | 64635 | 11141 | 75776 | 116.119 |
| alanlar | B | 3204 | 542 | 3746 | 20383 | 2785 | 23168 | 26.914 |
| Balge | A | 552705 | 171483 | 694188 | 255487 | 136584 | 392071 | 1.086.259 |
| alanlar | B | 94106 | 25279 | 119385 | 104583 | 43928 | 148511 | 67.896 |
Bu başarısızlığın nedenlerinin neler olabileceği, ayrıca geniş olarak
araştırılmalıdır. Ama bunda dünya genel ekonomik krizinin etkisi gereğinden
fazla büyütülmemelidir. Bizim kanatimiz, o dönemde Mustafa Necati gibi
bir bakanın olmaması, inkılâp heyecanının sönmesi, öğretmenlerin bu işe
kendilerini fazla vermemeleri ve Yönetmelikte belirtilen sürelerin bu işe
yetmediği gibi faktörler bu başarısızlıkta etken olabilirler.
Osmanlı Devleti, XIX. yüzyıldan itibaren, başlangıçta askerlik, tıp, müzik ve bürokratik hayat hakkında, daha sonra da Mekteb-i Sultani'de, posta ve telgraf işlerinde, Maliyede, Gümrükte çalıştırılmak üzere birçok uzmanlar getirtmiş; ancak hem uzman seçimi iyi yapılmadığından hem de kendilerine rahat çalışma imkânı sağlanamadığından, birkaçı dışında bu uzmanlar başarısız olmuşlardır. Bu başarısızlıkta bazı uzmanların kontratlarını milletlerarası bir taahhüt biçimine sokmaları, mensup oldukları devletlerin çıkarları ve siyasetleri için çalışmaları, kendi ülkelerindeki bazı şirketlerin buradaki acentalığını yapmaları, komisyoncu olmaları ve yalnız İstanbul'da yaşamaları da etkili olmuştur. İkinci Meşrûtiyet döneminde pek çok alanda uzman getirtilmesine rağmen, gerek istikrarlı bir düzenin kurulamaması, gerekse ardarda gelen savaşlar verimli çalışmayı gene engellemiştir.
Lozan'da yabancı nüfuz ve tahakkümünü yıkmak ve kaldırmak için büyük bir mücâdele verip kazanan Türkiye Cumhuriyeti, 1924 bütçesinde yabancı uzman getirmek için bir milyon lira ayırdı. Bu, yeni Türk devletinin o zamanki durumunda büyük bir fedakârlık ve aynı zamanda Batılılaşma kararlılığını gösteriyordu.
Aslında Türkiye'nin tarihinde bu işin büyük bir tecrübe birikimi vardı. Bilimsel bir şekilde ne Türk tecrübesi, ne de Japon, Çin, Mısır, Alman vs.. tecrübeleri ineelenmeden, Türk yetkilileri bunu sadece "kuru gürültü" tartıştılar.
Bakanlıklar, hangi alanlarda yabancı uzman ihtiyaçları olduklarını açıkladılar. Ancak bu işte, tâ baştan yanlış bir politika belirlendi. Uzmanlar çok kısa bir süre için getirtiliyor; bunlar ile üç ay ile bir yıl arasında bir sözleşme imzalanıyordu.
1924 sonlarına gelindiğinde, çiftçilik konusunda getirilen iki Alman uzman raporlarını vererek gitmişlerdi bile! Öte yandan demiryollarında 25 uzman, tarım alanlarında 11 Macar ustabaşı, Postada dört, rüsûmat, eski eserler, kimya, orman, veteriner ve petrol alanlarında da birer yabancı uzman çalışmalarıa devam ediyorlardı. Bu arada pek çok yabancı uzmanla da sözleşme maddeleri üzerinde tartışılıyordu.
Daha sonra 1925-26 yıllarında yabancı uzman işleri biraz durur gibi oldu ise de, daha sonra çok kuvvetli bir biçimde tekrar başladı. Yabancı uzmanlardan bir kısmı rapor hazırlayıp giderken, hattâ bazıları raporlarını bile ülkelerinden gönderirken; bazıları uzun yıllar kalmışlar, projeler yapmışlar ve bunların uygulanması sırasında da başında bulunmuşlardır. Özellikle 1928 yılından itibaren her yıl pek çok yabancı uzman Türkiye'ye gelmiştir. Bunlar üzerinde çalışmalarımız henüz sürmektedir.
Bu arada Türkiye'ye uzman olarak değil, üniversite ve yüksek okullarında
öğretim yapmak için gelen pek değerli öğretim üyeleri de, kendi alanlarında
bir uzman gibi çalışarak Türk hükûmetlerine rapor vermişlerdir.
Dewey önce İstanbul Dârülfünununda, liselerde, öğretmen okulunda, meslekî derneklerde vs.. 15 Ağustos'a kadar oldukça ayrıntılı incelemeler yapmış, bilgiler almıştır. Ankara'ya hareketinden önce de basına, Türkiye'de ne yapacağına dair bir mektup vermiştir. Bu mektupta Türkiye'ye eğitim sistemini ıslâh için geldiğini, hazır bir program ve metodları tatbik etmek niyetinde olmadığını belirtiyor; ne kendi fikirlerini, ne de başka bir ülkenin eğitim sistemini taklit etmenin tehlikeli olduğunu bildiriyordu. O, çeşitli ülkelerin eğitim sistemlerinin iyi yanlarını birleştirerek bir "Türk sistemi" oluşturmayı teklif ediyordu. Dewey, Türk eğitimini iyice tanıdıktan sonra bilimsel bir şekilde sosyal ihtiyaçların, ferdî golişmelerin genel ve evrensel prensiplerini bir program halinde ortaya koymak istiyordu. Eğitimin kalbi öğretmen olduğu için, işe bu noktadan başlanılmasını, çocuklara kendi kendilerine düşünme ve faaliyet güçlerinin kazandırılmasını istiyor, Proje Metodunu öneriyordu.
Ankara'da Muallimler Kongresi'ne katılıp öğretmen yetiştirme işinin bir komisyonda incelenmesini istemiş; Mustafa Kemâl tarafından kabul edilmiştir. Ankara'da 10 gün kadar kaldıktan sonra tekrar İstanbul'a gelen Dewey, bir yandan tatilini geçirirken bir taraftan da incelemelerine devam etmiştir. Gerek bu sırada basına verdiği demeçlerde, gerekse Bakanlığa sunduğu raporda Dewey, esas olarak şunların yapılmasını önermiştir:
Müşavir olarak gelmemiştir. Daha önce Çin'de de yaptığı gibi bilimsel incelemeler yapıp rapor vermiştir. Kendisi idare adamı olmadığı için bir Maarif Müşaviri de olamayacağını ancak başkalarını tavsiye edebileceğini söylemiştir.
Öğrencilerin köylerle, hayat ve çevre ile sürekli bağlantısı sağlanmalıdır.
Ortaöğretim üniversiteye öğrenci göndermese bile, çocukları bir mesleğe hazırlamalıdır. Öğrencilerde şahsî girişim ilköğretimden itibaren uyandırılmalıdır. Demokratik toplumlarda çocuklar girişimci, aktif olmalıdır.
"Bundan evvel Türkiye'de maarif-i umumiyye fikri ancak mücerret bir fikir, hariçten aksetmiş bir mefhum, kâğıt üzerindeki kanunlara girmiş bir esas mahiyetinde idi. Millî bir ihtiyaç diye hissolunmamıştı. İstiklâl harbinden beri maarif ihtiyacı millî ihtiyaç ve millî tecrübeler sahasına dahil bir sevk-i tabiî halini almaya başlamış, başka milletleri takliden kanunlara dahil edilmiş bir mes'ele halinden çıkmıştır. Şimdi iş, sistemin muntazam bir surette tekâmülündedir." Genel bir eğitim politikası izlenilmeli, bir eğitim anayasası yapılmalı, 10-15 yıllık bir eğitim plânlamasına girişilmelidir.
Eğitim sisteminde fikir olarak merkeziyet, uygulama itibarıyla da çok ileri bir merkezsizlik hâkim olmalıdır. Eğitim programları derslerin fazla ayrıntılarına girmemeli; sadece esasları göstermeli, ayrıntıları çevre şartları belirlemelidir.
Seçkinler yetiştirmekten ziyade bütün halkı, hayat şartlarının gerektirdiği biçimde eğitimelidir.
Ortaokullar yatılı olmalı ve millî birliği sağlayıcı esaslar orada verilmelidir.
Batı ülkelerine yalnız öğrenciler değil, öğretmen grupları da gönderilmelidir.
Eğitim için çeşitli ülkelerden kısa süreli uzmanlar getirmelidir. Yüksek okullar ve üniversite için de öğretmen ve öğretim üyeleri getirtilmelidir.
Türkiye'nin en önemli ve âcil eğitim sorunu, öğretmenlerdir. Öğretmenler
yalnız ders konularında değil, genel olarak eğitimin ana konusu olan çocuk
ve insan üzerinde etraflı bilgiye sahip olmalıdırlar.
Türkiye eğitim sistemi, birliğe muhtaçtır. Ama birlik diye yeknesalılığa
gidilmemelidir. Birlik, yönetimden çok fikrî ve zihnî bir iştir...
John Dewey Raporu, kendisini çağıran Bakan ve ondan sonraki Bakanlar döneminde değil, tâ 1926'da Necati Bey'in bakanlığı sırasında uygulanmaya konulmuştur.
Gerçi Vasıf Bey, Avrupalı uzmanları çalıştırmaya karar verdiğini, onları hem de bilfiil işbaşında çalıştıracağını vaadetmiş, Hamdullah Suphi Bey de bir Irk Müzesi kurmak için Macar Dr. Mey Saruş'u görevlendirmiş ise de, yabancı uzmanlardan gerçek olarak yararlanma Necati Bey döneminde başlamıştır.
Necati Bey, Bakanlık merkez örgütünü Dewey'nin dediği gibi, bir bürokrasi makinası olmaktan çıkartıp fikir ve ilham kaynağı haline getirmek için Talim ve Terbiye Dairesi'ni kurmuş, öğretim kademeleri dairelerini şubelere ayırmıştır. Gene Dewey'nin raporuna dayanarak Bakanlık merkez örgütünde İnşaat, Hıfzıssıhha ve yüksek öğretim müdürlük ve dairelerini kurmuştur. Safa Bey zamanından beri Bakanlık politikası olan yeni okul açmama, hattâ açık okulları birleştirme politikası Dewey raporunda da onaylanınca, Necati Bey bu politikayı devam ettirmiştir. İlköğretimde, öğretmen yetiştirmede aynen bu Rapor doğrultusunda bir politika uygulanmıştır. Gene Dewey Raporunda, Türkiye gibi eğitimi gelişmemiş bir ülkede Eğitim Bakanlığı ülkenin eğitim idaresinin ele almalıdır görüşüne dayanarak "Maarif Eminlikleri" örgütünü kurmuştur. Dewey'nin önerdiği eğitim plânı ise, Necati Bey'in fikirine göre, Talim ve Terbiye Dairesi'nden bekleniyordu.
Maarif Vekâleti 1925 yılında Galatasaray, Erenköy, Ankara, İzmir, Adana ve Bursa liseleri için Fransa'dan öğretmenler getirtmiştir.
Prof. Dr. Alfred Kühne: Bakanlık, Dewey'nin arkasından gene ünlü bir pedagog olan Georg Kerschensteiner'i Türkiye'deki meslek okullarını incelemesi için, davet etmiştir. Ama o gelmeyerek, yerine Dr. Kühne'yi tavsiye etmiştir. Kühne, Alman Ticaret Bakanlığı ileri gelenlerinden ve Berlin'deki büyük bir meslek okulunun kurucusu idi. Ekim 1925 başlarında Türkiye'ye gelmiş, Ankara, Eskişehir, Bursa, İzmir ve İstanbul'daki meslek okullarında ve "Hayat Mektepleri"nde incelemeler yapmıştır.
Türkiye'de iken verdiği bir demeçte, Bakanlığın, kendisini ülkede mevcut olan ve olması gereken meslek okulları hakkında bir proje vermek için davet ettiğini, ancak bugünkü durumda Türkiye'de meslek okullarının hemen hemen olmadığını söylüyordu. Türkiye gibi bir tarım ülkesinin ticaret ve tarım alanlarında amelî iş adamlarına ihtiyacı olduğunu ve Türkiye'deki okulların ıslah ve geliştirilmesi için çok şeye ihtiyaç olduğunu belirtiyordu. Bakanlığa verdiği Raporda ise, şu hususlar üzerinde duruyordu:
Türkiye bugün, Batı Avrupa devletlerinin 18. ve 19. yüzyılda uyguladıkları
ıslahat çeşidinden bazı ıslahlar yapıyor.
Meslekî eğitimde en önemli nokta, ilkokul öğretmenlerinin pratik hayat
görevlerini idrak edip öğrencileri meslek fikri ile eğitmeleridir. Bu öğretmenler,
öğrencileri meslek seçimine yönlendirmelidirler.
Türkiye'de eğitim hayatı çok hızlı değişiyor; istikrar olmadan bir
şey yapılamaz.
El sanatkârları yetiştirmede Türk okulları başarılı sayılabilirlar,
ancak teknisyen yetiştirecek pek az kurum var.
Bir Makina İnşaatı Okulu kurulmalıdır.
Bir Süsleme Sanatları Okulu açılıp, İstanbul Yüksek Mühendis Mektebi
ıslah edilmelidir.
Ticaret okullarının donatımları eksiktir, öğretmenleri özel olarak
yetiştirilmelidir.
Ev İdareciliği okulları çok genişletilmelidir.
Meslekî Eğitim Yöneticiliği kurulmalıdır. Türkiye'nin bu hususta hiç
bir plânı yoktur.
Kühne, Bakanlığın kendisine müracaatı üzerine Prof. Dr. Lutse'yi Bakanlığa, meslekî eğitim uzmanı olarak tavsiye etmiştir. Kühne Raporu ayrıntılı ve uygulanabilir projeler sunmadığı için, Bakanlıkça pek gözönüne alınmamış, başka uzmanlar çağrılmıştır.
Prof. Frey ve Prof. G. Stiehler: Maarif Vekaleti 1926 yılında, ilkokullarda el işleri öğretimindeki nazarî ve uygulamalı esaslar ve resim konusunda düzenlediği kurs için, kurs öğretmeni olarak Leipzig Pedagoji Enstitüsü profesörlerinden G. Stiehler'i getirtmiştir. Tabiat incelemeleri, geometri, tarih, coğrafya gibi derslerin resim aracılığıyla öğretimini anlatan ve "Mektep Müzesi" atelyelerinde yapılan ders araç ve gereçlerini inceleyen ve laboratuvarları gezen Stiehler, giderken de Bakanlığa "Sanat Terbiyesi Hakkında" kısa bir rapor vermiştir.
Gene ayrı dönemde ilk ve ortaokullardaki matematik ve tabiye derslerinin el işi ve resimle desteklenmesi kursu için Almanya'dan davet edilen Prof. Frey de, giderken Bakanlığa "El İşleri, İş Mektebi ve Tedrisatı Hakkında Rapor" adlı kısa bir rapor vermiştir.
Prof. Dr. Mimar Ernest Egli: Dewey'nin önerilerine göre kurulan "Mektep Mimarisi Bürosu"nun başına, 1927 yılı Martında Viyana Güzel Sanatlar Akademisi şefi Holzmeister'in yardımcısı Egli getirildi. Başlangıçta Bakanlıkla iki yılık mukavele yapan Egli, 1930'dan itibaren İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde çalışmaya başlamış, 1932'den itibaren de Akademi'nin Mimarî Şubesi Müdürü olmuştur. Türkiye'deki pek çok okul binasının yanı sıra şehircilik alanında da çalışmış, Edirne ve Niğde şehir plânlarının yanı sıra İstanbul plânı üzerinde de çalışmıştır. Tüm Atatürk döneminde Türkiye'de kalmış ve çok başarılı plân-proje ve öğretim faaliyetlerinde bulunmuş başarılı bir uzmandır.
Başlangıçta ilkokul binaları üzerinde çalışan Egli, 30 Mart 1927'den itibaren bir yurt gezisine çıkmıştır. Yeni büronun başına tayin edilen Egli, ta başlangıçta Türkçe dersleri almaya başlarnıştır. İstanbul, Bandırma, Bahkesir, İzmir, Afyon, Konya ve Adana taraflarında iklim, coğrafî durum, okul binalarının yerini, inşaat esaslarını vs. araştırmış; ülkenin insanlarını tanımıştır. O sıralarda verdiği bir demeçte şu fikirleri ileri sürmüştür:
Her mimarın gerçek öğretmeni ülke ve halktır. Çağdaş yapılarda sağlam bazı teknik metod ve malzemenin yanı sıra basit ve ölçülü şekillere doğru gidiş var. Mimar, yaşadığı ülkedeki inşaat malzemelerini, iklimi, zemini, hayat şartlarını, zaman ve çevreyi göz önünde bulundurmalıdır.
İstanbul'da görülen binalar okul değil, ikametgâhdır. Çağdaş okul binası basit ve şehir dışında olmalıdır. Yeni yapılacak okul binalarında bu esaslara dikkat edilmelidir. Egli, 1927 Haziranına kadar süren yurt gezisi sonunda, Bakanlığa yukardaki görüşleri doğrultusunda bir rapor vermiştir. Egli, ülkedeki pek çok ilkokul ve orta dereceli okulun yanı sıra Konservatuvar binası, İsmetpaşa Kız Enstitüsü gibi birçok önemli eğitim kurumunun plânlarını da yapmıştır.
Prof. Dr. Omar Buyse: Mısır asıllı, uzun yıllar Amerikada kalarak oranın eğitim usullerine dair bir kitap yazan, daha sonra Belçika'ya geçerek orada "İş Üniversitesi"ni kuran ve dört yıl burayı yöneten, sonuclarını ve programını "İş Üniversitesi" adıyla yayınlayan Belçika Meslekî Eğitim Müdürü Buyse, 1926 sonlarında Türkiye'deki ziraat, sanayi ve meslek okullarını inceleyerek uygulanabilir bir program hazırlamak için Türkiye ile mukavele imzaladı. Necati Bey kendisini Avrupa gezisi sırasında beğenerek uzman olarak seçmişti. 1927 yılı başlarında Türkiye'ye gelen Buyse, yurdun çeşitli yerlerinde yaptığı incelemelere dair şu rapor ve projeleri vermiştir.
Bir mesai programı teklifi ve esasatın tayini (İstanbul Raporu),
Teknik mektep ve terbiyeye mütedair program ve nizamname lâyihası (Ankara
raporu),
Kütahya'da meslek tedrisatı
Konya'da meslek tedrisatı
Adana vilâyetinde meslek tedrisatı,
Mersin'de meslek tedrisatı
Uşak'ta meslek tedrisatı,
İzmir'de meslek tedrisatı,
Aydın'da meslek tedrisatı,
İstanbul'da meslek tedrisatı
Ankara'da açılacak meslek ve ev işleri kursları,
Orta ziraat mektepleri,
Ziraat, bağcılık, meyve bahçeleri usulleri hakkında rapor,
Ordu'da meslekî ve umumî tedrisat.
Buyse raporu, üç yüz küsür sayfalık büyük ve ayrıntılı bir rapor-proje ve öneriler topluluğudur. Gittiği her yerdeki incelemelerini tamamladıktan sonra, oradaki inceleme ve önerilerine dair raporlarını vermiştir. Buyse'in ana öneri ve projeleri şöyle özetlenebilir:
Sanayi okulları ile o yörenin sanayicileri ilişki kurmalıdırlar. Ders
ve para olarak, bu sanayi erbabından yararlanılmalıdır. Sanat okullar,
çeşitli kurum ve zümre temsilcilerinden oluşan bir komisyonca idare edilmelidir;
ancak kesin kararlar bu yönetime bırakılmamalıdır. Bu komisyonların başkanları
da resmî memurlar arasından atanmalıdır.
Meslek okullarının amacı, halka, çalışmasını en verimli kılacak genel
bilgi ve teknik yetenekleri vermektir. Genel okulların programlarına çağdaş
üretimi gösteren dersler konmalı; iş, sanat ve tarım çevrelerinin yanı
sıra kamu oyunun da sanayi ve çalışma hayatı alanında eğitilmesi gerekir.
Gündüz çalışanlar için ve gündüz okullarında yer alamayacak kadar önemsiz
konular için Akşam Meslek okulları açılmalıdır.
Modern çalışmanın her derecesinde gerekli bilgilerin tümü, meslekî
ve teknik okullarda yer almalıdır. Bu okullardan, sanayiin önünde, ona
rehberlik edecek usta ve uzmanlar yetiştirilmelidir.
İktisadî bağımsızlık kuvvetli bir teknik eğitimle ve bunu uygulamakla
sağlanır.
Türkiye'nin doğal kaynakları çok zengindir, oysa öğretimde bu doğal
zenginliklere ait bilgiler verilmiyor. Taşrada bu kaynakları işletecek
kurumlar ve uzmanlar gereklidir.
Lüks teknik adamlara değil, hem düşünecek hem çalışacak aydın işçi
ve ustalara ihtiyaç vardır.
Meslek okulları için Avrupa'dan öğretmen getirtmek gerekmez. Bunlar
Türkiye'de yetiştirilebilirler. Küçük sanat öğretmenleri, kendi sanatkârlarının
arasından seçilmelidir. Okuma-yazma bilmese de, iyi bir demirci, öğretmen
olur. Avrupa'ya şimdilik öğrenci gönderilebilir, ama ilerde buna da gerek
kalmaz.
Buyse'in kurulmasını önerdiği ve projesini hazırladığı eğitim-öğretim kurumları da şunlardır:
Mustafa Kemâl Paşa İş Dârülfünunu: Meslek okullarına usta ve öğretmenler
yetiştirmenin yanı sıra mahir işçi, teknisyen ve uzmanlar yetiştirmek için
Ankara'da kurulacaktı. Öğretim çalışmalarıyla beraber sergiler açacak,
Süsleme Sanayii Müzesi ve kütüphaneler kuracak olan bu üniversite, şu yapıda
olacaktı:
Teknik kısımda Taş, Ağaç, Madecilik, Elektrikçilik ve Sanayi-i Tezyiniye;
Yüksek Teknisyenler Kısınında da İnşaat-ı Nafia ve Yol İnşaatı, Elektrikçilik,
Ziraat Makinaları yapımı, Makina Kondüktörü ve Ressamlar, hirfetler, Sanayi-i
Tezyiniye, Teknik ve Meslek Okulları için öğretmen yetiştirme bölümleri
olacaktı.
İsmetpaşa Kız Enstitüsü: Genç kızlar için meslekî, ticarî ve sosyal bilgiler veren bir okul olacak ve Bayan Mevhibe İnönü'nün adını alacaktı (Institut feminin Madame Ismet Pacha). İlkokul çıkışlıların alınacağı bu Enstitü dört yıllık meslek ve ticaret kısmı ile iki yıllık meslekî, ticarî ve sosyal yüksek kısmla, üç yıllık akşam meslek dersleri kısımlarından meydana gelecekti.
Bu büyük projelerin yanı sıra İstanbul, Konya, İzmir, Aydın vs. yerlerdeki sanayi okullarının ıslah ve genişletme projeleri, Orta Tarım okulları, İstanbul'da Sosyal Hizmetler Okulu, İzmir'de Sanayi-i Nesciye (Dokumacılık), Uşak'ta dokuma, şeker sanayii ve Debbağlık Okulu kurulması, ayrıca her şehirde, yörenin özelliklerine göre erkekler için çiftçilik, kunduracılık, ağaç ve maden işleri, duvarcılık, ticaret ve dil kursları; kızlar için de biçki-dikiş, ev işleri, süsleme sanatları, dil ve ticaret kursları düzenlenmesi isteniyordu.
Buyse, 1927 Temmuzunda raporlarını verip gittikten ve Avrupa'ya giden Bakanlık heyeti de raporunu hazırladıktan sonra Buyse raporu Talim ve Terbiye Dairesi'nde incelendi ve üç sayfalık bir karar yazısında şöyle denildi:
"Vekâlet-i celile meslekî mektepler işi gibi çok şerefli, çok hayırlı bir vazifeye ilk defa zaman-ı devletlerinde ciddiyetle başlıyor. Bunun çok esaslı bir program dairesinde ve büyük bir sebat ile devamı, memleket iktisadî hayatında büyük bir inkişaf uyandıracaktır. Onun için her ne pahasına olursa olsun, M. Omer Buyse'in teklif ettiği esasların yukarda arzedilen şerait dairesinde tatbikine müsaade buyurulmasını istirham eyleriz efendim."
Daha sonra Talim ve Terbiye Dairesi Başkanı Mehmet Emin Bey başkanlığında Ziraat ve İş Bankası, Ticaret ve Maliye Bakanlıkları, İstanbul Ticaret Odası, İzmir Ticaret Okulu, Yüksek öğretim Müdürlüğü vs.. temsilcilerinden oluşan komisyonlar toplanmaya başlanmıştır.
İlkönce ticaret okulları ele alınmış, Ticaret Ortaokulları ve liselerinin kurulması kararlaştırılmıştır.
John Dewey'nin tavsiyesi üzerine Maarif Vekaleti, meslekî ve teknik öğretim kurumlarıyla ilgilenmek için İlköğretim Dairesini görevlendirmiştir. 1927 yılında ise bu işlerle yüksek öğretim dairesi görevlendirilmiş, bu idari birimin adı Yüksek ve Meslekî Öğretim Genel Müdürlüğü olmuştur.
Gene 1927 yılında ikinci bir "Tevhid-i Tedrisat Kânûnu" niteliğinde olan 1052 sayılı yasa ile bütün meslek okullarının emir ve idareleri Maarif Vekaletine bağlanıyor, Bakanlığın izni olmadan meslek okulu açılmaması kararlaştırılıyordu (26 Mayıs 1927). Bu yasaya göre, 1927- 28 öğretim yılından itibaren pek çok meslekî ve teknik okul Maarif Vekaletine bağlanmıştır.
Buyse raporunda her ne kadar meslek öğretmeni yetiştirmek için Avrupa'ya öğrenci göndermeye gerek olmadığı belirtiliyorsa da, önce İş Üniversitesi öğretmenlerini yetiştirmek için, sonra da çeşitli amaçlarla Avrupa'ya öğrenci gönderilmiştir (1927-1938 arası 133 meslek ve sanat öğrencisi gönderilmiştir).
Ayrıca gene Buyse raporu doğrultusunda İzmir'de bir Sanayi-i Kimyeviye ve Nesciye okulu açmaya, sanat okullarının yapısını iki hazırlık, dört mahir işçi yetiştirme ve iki teknisyen sınıfı olarak yeniden düzenlemeye, Ankara'da İş Üniversitesi ve Kız Enstitüsünün kurulmasına, sanat okullarının bir Murakabe Komisyonunca yönetilmesine ve bu okul programlarının yeniden düzenlenip ders kitapları hazırlatılmasına, Avrupa'dan yabancı uzmanlar davet edilmesine, akşam ticaret kursları düzenlenmesine vs.. karar verildi. Öyle ki, Necati Bey Mecliste yaptığı konuşmada şöyle diyordu:
"Meslek mektepleri hakkında mukadderatımızı bu büyük Profesörün yedeminine tevdi ettik. Çizdiği programı aynen tatbik etmek Maarif Vekaletinin vazifesidir."
Gene Bakanlık, Yükaek ve Mesleki Öğretim Genel Müdürü Rüştü (Uzel) Bey'i Belçika ve Fransa incelemesine gönderirken Ankara'da beş yıl öğretim süreli ve tamamen yabancı öğretmenlerden oluşan bir kadro ile Teknikum ("İş Üniversitesi") ve bir Politeknik okul kurmayı, 1928 ve 1929 bütçelerine tahsisat koymayı ve bu kurumları 1930 yılında açmayı kararlaştırıyordu. Ancak ne Rüştü Bey ve Prof. Egli'nin inceleme ve ümit verici demeçleri ne de Kemâl Zaim (Sunal) ve İsmail Hakkı (Tonguç) Beylerin 1929 sonlarında Almanya, Fransa ve İsviçre'de yaptığı incelemeler bu iş Üniversitesini gerçekleştiremedi.
Ancak Rüştü Bey, ilk Avrupa gezisinde pek çok uzmanla görüştü ve öğretmen olarak bazı uzmanları getirmeyi de başardı. Öyle ki 1927 yılından 1938 yılına kadar meslekî alanda 65 uzman öğretmen ve yönetici Türkiye'ye getirildi.
Bay ve Bayan Ruatelet: Buyse projelerinin uygulanabilmesi amacıyla Bayan Latien, Philip ve Guilain ile birlikte Fransa'dan da Bay ve Bayan Ruatelet getirtilmişler ve Bayan Ruatelet, Bakanlığın Meslekî Tedrisat Umum Müdürü olmugtur. 1927 yazında Çapa Selçuk Hatun Kız Sanayi Mektebi'nde öğretmenler için açılan yaz kurslarında ders vermiş ve okulu teftiş etmiş, kocası da İstanbul Sanat Okulu teftişatını yapmıştır. 1927 yılında Bay ve Bayan Ruatelet, Türkiye'deki meslekî öğretim için yeni bir plân hazırlamışlar; bazı okullara yeni şubeler eklenmesini, ders programlarında değişiklik yapılmasını önermişlerdir.
1929 yılında düzenlenen öğretmenler kursunda da Fransız meslekî öğretim usulünü uygulayan Bayan Ruatelet, aynı yıl yapılan Sanayi Okulları Kongresi'ne katılmış; Bay Ruatelet Ankara ve İzmir'de yaptığı incelemeler sonucu bir Yüksek Teknik Öğretmen Okulu projesi hazırlayıp sanat okulları programlarını yeniden düzenlemiştir. Bayan Ruatelet ise İstanbul ve Ankara'da çeşitli kız okullarında yaptığı incelemeler sonunda, Türkiye'deki meslekî öğretimin yönlendirilmesi konusunda bakanlığa yeni bir tasarı sunmuştur.
Bayan Boccard: Brüksel'de bir sanayi okulunun müdürü ve Buyse'in dostu olan Bayan Boccard, Buyse'in tavsiyesi üzerine, 1927 yılında Türkiye'ye davet edilmiş ve üç yıllık bir mukavele imzalanmıştır. Kendisi, Bakanlığın Evişleri Tedrisatı Umum Müdürü oldu. Daha sonra da Kız Sanayi Mektepleri Umuın Müdürlüğüne geçti. 1928 yılında İstanbul'da yaptığı incelemeler sonunda Bakanlığa bir bir rapor verdi. Raporda kız sanayi okullarınızı esaslı bir şekilde tensiki, öğretimin en son çağdaş usullere göre yapılması, öğretimin pratik alana kaydırılması, genel kültür derslerinin yanı sıra hayat ve evidaresi bilgileri vs.. verilmesi isteniyordu. İstanbul projesi başarılı olursa, bu, bütün ülkede uygulanacaktı. Bayan Boccard, tatil sırasında Kız Öğretmen Okulunda bayan öğretmenlere bir kurs düzenlenmesi, burada ev düzenlemesi, yemek pişirme vs.. bilgilerinin verilmesi hususunda Bakanlığa bir proje daha verdi. Bu projelerini uygulayan Boccard, 1929 yılında açılan Terzilik Okulu'nda da Bayan Martens ve Jofredi ile beraber, öğretim heyeti olarak çalışmıştır.
Prof. Dr. Oldenburg: Almanya Tarım Bakanlığı Ziraî Kurumlar Genel Müdürü Oldenburg, 1927 yılında Ziraat Vekâleti tarafından tarım okullarının ıslahı ve geliştirilmesi için çağrılmış, 1929 sonlarına kadar yaptığı inceleme ve verdiği raporlarla orta derecedeki tarım okullarını kurup geliştirmiştir. 1930'dan sonra tekrar çağrılmış, verdiği bütün projeler gene uygulanmış, istediği kadar ve istediği programda tarım okulları açılmış, onun tavsiye ettiği Alman kurumlarına -uzmanlaşmak için- Türk öğretmenler gönderilmiştir.
2.8.3. Resmî davet dışında gelen eğitim uzmanları
Hükûmetlerin resmî davetlisi olarak gelen ve inceleme yapıp rapor verenlerin dışında, başka şekillerde Türkiye'ye gelen, arştırma yapıp konferans veren eğitimciler de olmuştur. Bunların en önemlileri şunlardır:
1924 yılında Colombia Üniversitesi profesörlerinden Edward Aurel, İstanbul Dârülfünunu Konferans salonunda Tarih öğretiminde Amerikan usulü hakkında bir konferans vermiştir.
Gene 1924 yılında Manheim Yüksek Ticaret Okulu Müdürü Brandt yönetiminde bir Alman heyeti, Türkiye'nin ticarî ve iktisadî yönünü incelemek için gelmiş ve Türkiye'nin yabancı uzman getirmesi yerine Avrupaya çok sayıda öğrenci gönderilmesini tavsiye etmişlerdir.
Gene Colombia Üniversitesinden ve dünyanın sayılı eğitimcilerinden Prof. Dr. Paul Monroe çeşitli kereler Türkiye'ye gelmiş, 1932'den sonra da bir süre Robert Kolej müdürlüğünü de yapmıştır. Monroe, Japonya, Çin, Filipinler, Portoriko, Polonya, Çekoslovakya ve Irak'ta eğitim uzmanı olarak çalışmış, raporlar vermiş, pratik çalışmalarının yanı sıra pek çok bilimsel eser de yazmış bir eğitimcidir. İlk kez 1924 yılında Amerika'daki Yakındoğu Yardım Derneği tarafından, bu derneğin çeşitli okullarını incelemek için görevlendirmiş, pek çok ülkenin yanı sıra Türk Eğitim Sistemini de incelemiştir. Türk eğitim sistemi hakkında görüş ve önerileri şöyle özetlenebilir:
Türk eğitim sistemi, Amerikan ve Fransız usulleri arasında bir yerde
olmalıdır. Körü körüne Fransız sistemine bağlılığı bırakmalıdır (Kendisinin
Filipinlerde uyguladığı sisem).
Okullarda daha çok pratik ve üretimi artırıcı derslere yer verilmeli,
tarım dersleri okutulmalıdır.
Eğitim bakanlığı beni uzman olarak davet etse; önce bir Türkü benim
yanımda bir yıl çalıştırıp, sonra ben onunla bir yıl Türk sistemini incelemeliyim.
Ancak ondan sonra rapor ve projeler verebiliriz.
1926 yılında ikinci gelişinde:
Ortaokulların ilk sınıflarında genel bir eğitim vermeli, daha yüksek
sınıflarda uzmanlaşmaya önem verilmeli, programlardaki fen derslerinin
oranı arttırılmalıdır. Ortaokulların görevi, yüksek okullara öğrenci hazırlamaktan
ziyade özellikle sanayi alanında liderler yetiştirmek olmalıdır.
Öğretmen yetiştirmedeki bilimsel usullere uyulmanın yanı sıra öğretmenlik
mesleğine haysiyet ve refah kazandırmalıdır.
Tanınmış Amerikan eğitimcilerinden Kilpatrik de, 1926 yılında Moskova'ya yaptığı gezi sırasında Türkiye'ye de uğrayacağını vaadetmiş, ama uğramamıştır.
Amerikan Eğitim Bakanlığı, 1926 yılında dünyanın çeşitli bölgelerinin eğitim sistemlerini incelemek için çeşitli heyetler göndermiştir. Bu arada Yakındoğuya da Prof. Franklin gelmiştir. Profesör Franklin Türk eğitim sistemini inceledikten sonra verdiği demeçte, okulda ve dışarıda spora çok önem verilmemesini, okulda daha çok pratik derslere yer verilmesini, tarım, orman ve ticaret okullarınm sayısının arttırılmasını, programlarda edebiyat grubu derslerin ikinci plâna düşürülmesini istemiştir.
Gene aynı şekilde 1928 yılında Prof. Dr. Henri Suzallu adlı bir Amerikan eğitimeisi de Türkiye'ye gelmiştir. Ancak Suzallu Colombia Universitesinde kurulan ve komünist, milliyetçi, sömürgeci eğitim usullerini kaldırarak bütün dünya milletlerinin aynı eğitim usulünü kabul etmeleri amacında olan bir derneğin temsilcisi olarak gelmiş, konferanslar vermiştir.
1928 sonlarında tanınmış İsviçreli eğitimci Adolphe Ferrière, İzmir
Maarif Eminliği tarafından davet edilmiş; İzmir, Aydın, Manisa, Balıkesir
ve yörelerindeki okulları incelemiştir. Ama asıl görevi, Milletlerarası
Eğitim Enstitüsü adına bu yörelerde konferanslar vermekti. Türkiye'de 20
kadar konferans veren Ferrière, bu ülkede kendi sisteminin uygulandığını,
ayrıca ülkede takdir edilecek eğitim inkılâpları yapıldığını belirterek,
incelemeleri sonunda Maarif Vekâletine bir de rapor vermiştir. Ferrière,
1938 yılında Cenevre Üniversitesi'nde verdiği bir konferansta, Türkiye'nin,
yaptığı pek çok inkılâplarla geçmişe son verdiğini, eğitim alanında da
tek okul, laik okul, karma eğitim ve faal okulu gerçekleştirerek çok büyük
bir hamle yaptığını belirtmiştir.
Sanal Kütüphane Ana sayfasına dönüş
Mustafa Ergün sayfasına dönüş
Atatürk Devri Türk Eğitimi sayfasına dönüş